Bu Blogda Ara

31 Mayıs 2013

Futbol, Fenerbahçe ve yeni teknik direktörü; Vural Yılmaz, Ersun Yanal, Mustafa Denizli vd.

Futbolun içine, "iddia" dolaylarından kumar bulaştırdılar bulaştıralı ve dahi maçları TRT'nin ekranlarından şifresiz izleyebildiğimiz dönemlerin bitişinden beri doğrusunu isterseniz futbolla ilgilenmenin ve maçları takip etmenin çok fazla bir tadı kalmadı.

Taktik savaşı, zekâ gücü, estetik, paylaşım ruhu vb. pek çok ögenin içinde barındırıldığı bir spor alanı olması bakımından hemen her kitle futbola ilgi duyuyor, onun uzağında kalamıyor. Sınırlarını iyi belirlemek, işi abartmamak, başka insanların haklarını çiğneyecek raddelere getirmemek, toplumsal barışa katkı sunacak ahlakta ve olgunlukta kalmak şartıyla kitlelerin spora olan ilgileri makul sayılmalı.

Futbol içinde benim özel alanım Fenerbahçe. Yaklaşık son on senedir, lig mücadelesinin ilk ikisi için aday takımlardan bir tanesi. 100 küsur yıllık kulübün Avrupa'daki en büyük başarısı da bu sene gelebildiği Avrupa Ligi yarı finali. Yıllar yılı, ligimizdeki iç çekişmeler, rekabetler yeterli görülür; seyirci ve taraftarlar yerli rekabetle avutulurken Avrupa'daki başarısızlıklara kimsenin bir diyeceği de olmazdı. FB dâhil pek çok kulübümüzün farklı yenilgiler alarak taraftarlarını üzdüklerine çok kez tanık olmuşuzdur.

Değişen dünyayla, spor anlayışıyla birlikte, yerel başarılar taraftarları tatmin edemez oldu. Ligin üç büyüğü olan kulüplerin başkanlık, teknik direktörlük ve kulüp yapılanması anlamında, Avrupa'da istikrarlı bir başarı profili çizebilecek durumda bulunmaları gerekiyor. Kulüpler; ortak aklın, taraftar beğenilerinin, ve sporun bilimsel değerlendirmelerinin de yönetim anlayışını etkilediği yerler olmalı.

Bu değerlendirmeler ışığında FB teknik direktörü Aykut Kocaman'ın istifasının ardından yaşanan gelişmeler, basına yansıdığı kadarıyla, Fenerbahçe'nin doğru bir çizgi, isabetli bir tercih üzerinde yürümediğini gösteriyor. Geçmişte yapılan yanlışlardan ders çıkarmaktan geçtim, aynı yanlışlar tekrarlanıyor. 

Mesela Mustafa Denizli ismi teknik direktörlük için ön plana çıkarılıyor. Şampiyonlar Ligi'nde Fener'e sıfır çektiren Denizli -maalesef- favori adaylardan biri. Şu dünyanın işine bakın! Yönetimde akıl tutulması yaşanıyor sanıyorum. Şu link aydınlatıcı bilgiler içeriyor: http://www.ligtv.com.tr/haber/denizli-yine-sifir-cekti

Kendisine Avrupa organizasyonlarının en büyüğünde, kara bir leke armağan etmiş bir teknik direktörü FB'ye getirmek hangi akla hizmet etmek demektir! Seyirciyle ve taraftarla düpedüz alay etmektir bu. Bu sevdadan yol yakınken dönülmesi gerekmektedir.

Ersun Yanal adı da ön planda olan isimlerden biri. Nihayetinde, geçmişindeki başarıları, FB'ye yakışırlığı konusunda zorlanacağımız bir isim. 

Başarıyla ve yakışırlıkla ilgili kıstaslarımız şunlar: 1. Herhangi bir kulübü Türkiye liglerinde ilk ikiye sokmuş olmak. 2. Herhangi bir kulübü kendi görev aldığı dönem itibarıyla ligde tutmak, kulübün düşmesine mani olmak. 3. FB'ye gönülden bağlı olmak. 4. FB'yle takıntılı kulüplerde, herhangi bir şekilde görev yapmamış olmak.

Geriye yerli teknik direktör olarak FB camiasını ve bu camianın sorunlarını yakından bilen, taraftarı anlayabilecek, takıma düzgün futbol oynatabilecek, şımarık futbolcuları hizaya sokabilecek bir Yılmaz Vural kalıyor ki benim tercihim ondan yanadır. Yılmaz Vural'ın teknik direktörlüğünde saha içini bilemem ama saha kenarının daha dinamik olacağı kesin. O enerjiyi futbolcularına aktarabilse bu bile kâr aslında. Fakat "kurtlar sofrası"nda kendisine pay verirler mi? Meçhul.

İlgililere duyurmadan edemedim. 

Ve tabii, -futbol anlayışını, futbol oynatma tarzını beğenmesem de- zor zamanlardaki kişilikli duruşu için Kocaman'a teşekkürler.

27 Mayıs 2013

Amerikan Life dergisinde 27 Mayıs darbesinin izleri

Life dergisinin 13 Haziran 1960 tarihli nüshasında "The Dilemma of Turkey" başlığı altında yayımlanan yazı iki  büyük fotoğrafla süslenmiş. Fotoğraflar aşağıdadır. İlgili sayfaya ulaşmak için tıklayınız. Bu vesileyle şehid Menderes'e ve arkadaşlarına rahmet diliyorum. Allah bir daha fırsat vermesin millet düşmanlarına. Amin.

Cemal Gürsel ve Alparslan Türkeş darbe zamanlarında.

Millî Şef İnönü yine aynı dönemde askerimizin yüzünü okşuyor.

19 Mayıs 2013

10. Yıl Marşı'nın darbeciler tarafından yargılanan şairi: Faruk Nafiz Çamlıbel

Küçükken severek  dinlediğim (çocuk aklı!) 10. Yıl Marşı, 28 Şubatlı yıllarda neredeyse İstiklal Marşı'nın da önüne geçirilmiş bir marştı. Doğrusu, o dönemde "millî marş"tan daha öncelikli ve itibarlı bir marştı. Toplantılarda bu marşa gerekli ihtimamı, değeri göstermeyenler (!) toplantının diğer katılımcıları tarafından hiç değilse "bakışlarla", "sataşmalarla" hizaya getirilir; ayağa kalkılması gerekli ya da zorunlu olmayan bu marşta ayağa kalkmayanlar toplum nazarında aforoz edilir, ikinci sınıf insan derekesine düşürülür, bu marş okunurken ayağa kalkmak ve eldeki bayrağı çılgınca birilerinin gözüne sokarcasına sağa sola sallamak haksız bir şekilde "vatanseverliğin" neredeyse tek ve temel ölçütü sayılırdı. Buna benzer bir atmosferi CSO'nun bir konseri sırasında naçizane ben de yaşamıştım. Bu marşa, şimdi duymakta olduğum antipatinin sebeplerinden biri budur.

Diğerine gelince: Marş'ı Behçet Kemal Çağlar'la birlikte yazmış olan şairlerden Faruk Nafiz Çamlıbel, 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Yassıada'da yargılanmış, darbenin kahrını çekmiş, Yassıada yıllarını da Zindan Duvarları (Han Duvarları'ndan mülhem) adlı eserinde anlatmış değerli bir şairimizdir. Onun çektiği çileler, marşından daha fazla hak etmektedir saygıyı. O zindanda yatarken radyolar ironik olarak 10. Yıl Marşı çalmaktadır yurttaşlarımıza. Marşın diğer şairi Behçet Kemal ise darbecilerle birlikte saf tutmuştur ne yazık ki!

Günümüz Türkiye'sinin gitmekte olduğu "görece demokratik" istikamette, anma, kutlama amaçlı toplantılar vesile bilinerek 10. Yıl Marşı'nın hâlen çalınmakta oluşu, olsa olsa toplumun ve idarecilerin bir kesiminin yaşadığı anakronizm rahatsızlığıyla  ilgili olabilir. Bu durum, sağlıklı bir yapıyı işaret etmiyor bize.

Çocukluğumun üzerinden şu kadar zaman geçtikten sonra salim kafayla yaptığım değerlendirmede ulaştığım sonuç, bu marşın, ancak ve sınırlı olarak sadece yazıldığı dönem için bir değer ifade ettiğidir. Sanatsal değeri ise sıfıra yakındır.

Bazı şeyler büyüdükçe anlaşılıyor maalesef.