Bu Blogda Ara

09 Şubat 2012

Orta Kaya

Kitapların sunuş ve ithaf yazılarına dikkatle yaklaşırım. Son zamanda okuyabildiğim Batılılaşma Üzerine kitabının Sunuş bölümüne ayrıca yer ayırmak gerek. İnce bir üslup... Bir çocukluk anısı anlatılmış. Neredeyse, kitabın adından ve içeriğinden bağımsız bir bölüm. Kısmi bağ kurabilmek içinse kitabın bütünü okunmalı. Alaeddin Özdenören'in kaleme aldığı bu hoş satırları kendisine rahmet dileklerimle aşağıya aktarıyorum:


Çocukluğumun bir bölümü Munzur suyunun kıyısında geçti. Evimiz bu nehre elli altmış metre kadar uzakta idi. Her gece yatağa girişimde nehrin derinliklerinden yükselen şarkılarla, düşlerim birbirine karışırdı. Ve her sabah kalkışımda da, kendimi vahşi, ama bir o kadar da sevimli ve şen bir tabiatın içinde bulurdum. Doğru, nehrin kıyısına inerdim. Nehir, pembe sabah ışığında yıkanarak, hür açık ve parlak ilerlerdi. Bulunduğum yerin biraz ilerisinden kıvrılarak geçer ve sanki yeni bir ülkeye açılırdı. Yeniden büyür ve kuvvetlenirdi.

Nehir, kıvrıldığı dönemeçte, bir göl oluştururdu. Bu gölün kenarında bir kaya yükselirdi. Acaba hâlâ yerinde duruyor mu, bilmiyorum. Biz çocuklar yüzerek bu kayanın üstüne çıkar, durgun ve hülyalı bir sessizlik içinde yatan ve göğü aksettiren suları seyre dalardık. Bu kayanın adı da “Orta Kaya” idi.

Kışın, Munzur’un sularının rengi koyulaşır, kıyıları hep bir çeşit olurdu. Rüzgâr keskinleşir, tabiat sertleşirdi. Ve ben hep Munzur’la koyun koyuna yatardım.

Munzur’un suyu, yazın bile öylesine soğuk olurdu ki, alışkın olmayan bir insan, elini uzun boylu bu suyun içinde tutamazdı. Biz çocuklarsa bütün gün nehrin akıntısına kendimizi ayarlayarak karşıdan karşıya geçer dururduk. Elimiz işten, yüreklerimiz para hırsından uzaktı. Ruhlarımıza nankörlük etmez, hayınca davranmazdık.

Bir yaz günüydü. Arkadaşlarla nehir kıyısından bir kilometre kadar yukarı doğru yürümüştük. Büyük bir kütüğün yuvarlanarak geldiğini gördük. Kütük bir kayaya çarpmış ve durmuştu. Hemen suya girdik, kütüğü ittik ve üzerine çıktık. Dört beş kişi vardık. Akıntı kütüğü aşağılara doğru sürüklüyordu. Hepimiz bir yerinden kütüğe yapışmıştık. Keyfimize diyecek yoktu. Baştan aşağı güzellik, baştan aşağı ışık yayılıyordu. Şiir, başımın etrafında altın haleler örüyordu. Kanım, şenliğin neşesiyle tutuşmuştu. Munzur, çocuğuna bakan bir annenin gözleri kadar tatlıydı. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, sanırım kütük bir kayaya çarptı ve ters yüz oldu. Arkadaşlarım yüzerek kıyıya çıktılar. Bense yeniden kütüğü yakalamak sevdasına kapıldım. Ama başaramadım. Daha sonra kendimi suyun akıntısına bırakarak Orta Kaya’nın bulunduğu yere gelmeyi amaçladım. Su bazen derinleşiyor ve koyulaşıyor, çoğu zaman da belime kadar çıkıyordu. Akıntı şiddetliydi. Bayırdan aşağı yuvarlanan bir insan gibiydim.

Dizlerim taşlara kayalara çarpıyordu. Dermanım kalmamıştı. Korkunun, demirden eli ile yüreğimi kavradığını duydum. Nihayet Orta Kaya’nın bulunduğu dönemece geldim.

Kayayı yakalama hususunda deney sahibi idim, ama yorgun ve bitkin düşmüştüm. Bu benim son şansımdı. Son ama son bir gayretle Kaya’yı yakaladım ve üstüne çıktığımı anımsıyorum. Baygın düşmüşüm. Kendime geldiğimde vaktin bir hayli ilerlemiş olduğunu hissettim. Belki de hayatımı Orta Kaya’ya borçluydum. Bu nedenle Orta Kaya, kurtuluşun bir sembolü olarak yaşadı zihnimde hep.
                
İşte bu kitap bir “Orta Kaya” olsun istiyorum. Hayatının hangi döneminde ve hangi sebeple olursa olsun, bir onulmaz akıntıya kapılıp gidenlere, güçlerinin tükenmekte olduğu bir dönemeçte tutunup kurtulabilecekleri bir orta kaya…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Bu yazıyla, fotoğrafla, şiirle, eserle ilgili düşünceni yazman beni ancak sevindirir! Duam şu: Yorumlayan yorulmasın! :)