Bu Blogda Ara

29 Şubat 2012

Necip Fazıl Kısakürek nasıl şair oldu?

Son zamanlarda adı Gençliğe Hitabe dolayısıyla geçen Necip Fazıl Kısakürek şiire başlayış hikâyesini Çile'sinin başında aktarıyor. Çarpıcı bulduğum bu bölümü meraklılarıyla paylaşıyorum:


                Şairliğim on iki yaşımda başladı.
                Bahanesi tuhaftır:
            Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim… Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde… Haberi veren annem, bir ân gözlerimin içini tarayıp:
                ―Senin, dedi: Şair olmanı ne kadar isterdim!
               Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi… Gözlerim, hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim:
                ―Şair olacağım!
                Ve oldum.

Necip Fazıl Kısakürek, Çile, b.d. Yayınları, İstanbul, 16. Basım, Mayıs 1990.

26 Şubat 2012

Ermenistan Vahşetinin Yıldönümü: Hocalı Türk Soykırımı

Sildim. Yeniden yazıyorum. Yazıp yazmamakta tereddüt ettim çünkü. Adını andığım kişiler bu meseleyle doğrudan bağlantılı değillerdi en azından. Bu menfur olaydan dolayı onlara da laf giydiriyormuşum gibi bir anlam çıkmasından çekindim açıkçası. Şu mealde bir şeylerdi yazdığım, biraz genişleterek hatırlatıyor ve inşallah son şekli vermiş oluyorum:

Kadın, çocuk, ihtiyar demeden bir nice insan öldürülmüş Hocalı'da. Hrant'ın haksızlığa/zulme uğramış olduğunu düşünen, kimi boş zamanlarını Tatyos Efendi'yi ve diğer Ermeni sanatkârları dinleyerek geçirmekten zevk alan biriyim. Fakat benim bu kişisel gerçeğim, Hocalı'daki olumsuz sonucu değiştirmiyor, oradaki vahşeti kınamama engel de değil. Hocalı'daki vahşeti kınamamız, Hrant'ın hakkını aramamıza, adaletten yana olmamıza engel oluşturmadığı gibi. Evet, Hocalı katliamını/soykırımını alenen kınıyorum 20. yıldönümünde. 

Karabağ da bir gün gelir kurtulur. Gün gelir... Yaşayan görür...

Videoyu çok dilli olarak hazırlayan arkadaşların emeğine sağlık. Hepsine teşekkürler efendim.


24 Şubat 2012

Sulardan Kırlara Kuşlar (Seyrin 80 Hali)

Bir şiir kitabı için ağır kaçmış gibi dursa da görmezden gelinemeyecek bir metin. Kısaltarak alıyorum:

...Fakat çocuk büyüdükçe, bakmamaya, görmemeye, gördükleri üzerinde düşünmemeye zorlanır. Bu dünyanın güzelliğini de çirkinliğini de görmesin, nedenlerini düşünmesin istenir. Savaşların, kederin, haksızlıkların nedenleri; zengin bir gıda ambarı olan yeryüzünde milyonlarca insanın neden aç kaldığı, onca çocuğun neden en ucuz aşılardan bile yoksun kalıp öldüğü bilinmesin istenir. Dünyanın efendileri ister ki, büyüyen çocuklar dünyayı seyretmesin, seyrettiği dünyayı yazmasın, tasvir etmesin. Dünyanın efendileri ister ki, insan çocukken de büyüyünce de, yalnız kendilerinin sunduğu şeyleri seyretsin - magazin haberlerini, futbol maçlarını, ucuz dizileri, reklamları. Gerçeklerin seyredilmesini istemezler. Seyredilse de, oyun gibi, eğlence gibi, kurmaca bir dünyanın heyecanlı görüntüleri gibi seyredilmesini isterler. O yüzden çoğu insan dünyanın sunduğu görüntülere koltuğundan bakarak ömrünü tamamlar. O, kendisine biçilen küçük rolü oynayıp sahneden çekilirken, dünyanın efendileri hastanelerin doğum odalarında yeni oyuncular aramaya çıkmıştır bile.

Oysa insan dünyaya bakmasını bilmeli, güzellikleri de çirkinlikleri de apaçık görmelidir. Tarih boyu sadece kılık değiştirip özünde aynı kalmış bozuk bir sistemin gözüne soktuğu yanılsamalara değil, gerçeklere dikmelidir gözünü. İçindeki keşfetme arzusuyla bulduğu şeylere bakmasını bilirse, varoluş nedenine ve dünya durumuna dair ipuçlarını görebilir. Kendisine sunulan sabun köpükleri üzerindeki yanıltıcı görüntülere değil de kalıcı şeylere bakarsa, gözünün önünden buğulu bir perdenin kalktığını fark edecektir. Kısa vadeli hesaplar peşinden koşmayı bırakıp bir çocuğun saflığıyla uzakları görecektir.
...
Tuncer ERDEM, Sulardan Kırlara Kuşlar (Seyrin 80 hali), Kül Sanat, Ankara, 2009. Metin, kitabın Öndeyiş'inden alınmıştır.

19 Şubat 2012

Baharı beklerken izlenmiş filmler 2: Ölü Ozanlar Derneği (Dead Poets Society)

Sinema sanatının klasiklerinden biri. Eğitici tarafı olan bir film, ancak hangi eğitim? Eğitim kurumunu, okulu ve şabloncu eğitim anlayışını yeren/eleştiren bir film. "Babalar öldürür evlatlarını" mısrasını haklı çıkaran bir senaryo. Son dönem film ve dizilerinde yer alan kimi oyuncuların gençlik demlerini göstermesi açısından ilginç. Mesela House dizisinde Dr. House'un arkadaşını canlandıran Robert Sean Leonard. Oyuncu performanslarından ve senaryo kalitesinden söz etmek bile gereksiz. 1989 yapımı bu filmi, eskimiş, mazide kalmış demezseniz, ân'ı değerlendirmek ve ân'ı değerlendirmenin kıymetini yeniden hatırlamak için izlemekte yarar var.


10 Şubat 2012

Baharı beklerken izlenmiş filmler: "Hayat Güzeldir" ya da Irkçılığa Reddiye

Hayat Güzeldir. Orijinal adı: La Vita è Bella. (Life is Beautiful). 

Filmi uzun bir aradan sonra ikinci izleyişim. Irkçılığı, kafatasçılığı inceden tiye alış. Sağlam bir senaryo ve iyi oyunculuk. Ders olarak izlettirilesi. En beğendiğim ve meseleye eğip bükmeden değinen, ırkçılığın "komikliğini" sergileyen sahnelerinden birini, aşağıya aktarıyorum. 


Film üzerinde isteğimiz dışında çıkan ve alt yazıların okunmasını engelleyen reklamları lütfen sağ üstündeki çarpı işaretine tıklayarak kapatınız.

09 Şubat 2012

Orta Kaya

Kitapların sunuş ve ithaf yazılarına dikkatle yaklaşırım. Son zamanda okuyabildiğim Batılılaşma Üzerine kitabının Sunuş bölümüne ayrıca yer ayırmak gerek. İnce bir üslup... Bir çocukluk anısı anlatılmış. Neredeyse, kitabın adından ve içeriğinden bağımsız bir bölüm. Kısmi bağ kurabilmek içinse kitabın bütünü okunmalı. Alaeddin Özdenören'in kaleme aldığı bu hoş satırları kendisine rahmet dileklerimle aşağıya aktarıyorum:


Çocukluğumun bir bölümü Munzur suyunun kıyısında geçti. Evimiz bu nehre elli altmış metre kadar uzakta idi. Her gece yatağa girişimde nehrin derinliklerinden yükselen şarkılarla, düşlerim birbirine karışırdı. Ve her sabah kalkışımda da, kendimi vahşi, ama bir o kadar da sevimli ve şen bir tabiatın içinde bulurdum. Doğru, nehrin kıyısına inerdim. Nehir, pembe sabah ışığında yıkanarak, hür açık ve parlak ilerlerdi. Bulunduğum yerin biraz ilerisinden kıvrılarak geçer ve sanki yeni bir ülkeye açılırdı. Yeniden büyür ve kuvvetlenirdi.

Nehir, kıvrıldığı dönemeçte, bir göl oluştururdu. Bu gölün kenarında bir kaya yükselirdi. Acaba hâlâ yerinde duruyor mu, bilmiyorum. Biz çocuklar yüzerek bu kayanın üstüne çıkar, durgun ve hülyalı bir sessizlik içinde yatan ve göğü aksettiren suları seyre dalardık. Bu kayanın adı da “Orta Kaya” idi.

Kışın, Munzur’un sularının rengi koyulaşır, kıyıları hep bir çeşit olurdu. Rüzgâr keskinleşir, tabiat sertleşirdi. Ve ben hep Munzur’la koyun koyuna yatardım.

Munzur’un suyu, yazın bile öylesine soğuk olurdu ki, alışkın olmayan bir insan, elini uzun boylu bu suyun içinde tutamazdı. Biz çocuklarsa bütün gün nehrin akıntısına kendimizi ayarlayarak karşıdan karşıya geçer dururduk. Elimiz işten, yüreklerimiz para hırsından uzaktı. Ruhlarımıza nankörlük etmez, hayınca davranmazdık.

Bir yaz günüydü. Arkadaşlarla nehir kıyısından bir kilometre kadar yukarı doğru yürümüştük. Büyük bir kütüğün yuvarlanarak geldiğini gördük. Kütük bir kayaya çarpmış ve durmuştu. Hemen suya girdik, kütüğü ittik ve üzerine çıktık. Dört beş kişi vardık. Akıntı kütüğü aşağılara doğru sürüklüyordu. Hepimiz bir yerinden kütüğe yapışmıştık. Keyfimize diyecek yoktu. Baştan aşağı güzellik, baştan aşağı ışık yayılıyordu. Şiir, başımın etrafında altın haleler örüyordu. Kanım, şenliğin neşesiyle tutuşmuştu. Munzur, çocuğuna bakan bir annenin gözleri kadar tatlıydı. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, sanırım kütük bir kayaya çarptı ve ters yüz oldu. Arkadaşlarım yüzerek kıyıya çıktılar. Bense yeniden kütüğü yakalamak sevdasına kapıldım. Ama başaramadım. Daha sonra kendimi suyun akıntısına bırakarak Orta Kaya’nın bulunduğu yere gelmeyi amaçladım. Su bazen derinleşiyor ve koyulaşıyor, çoğu zaman da belime kadar çıkıyordu. Akıntı şiddetliydi. Bayırdan aşağı yuvarlanan bir insan gibiydim.

Dizlerim taşlara kayalara çarpıyordu. Dermanım kalmamıştı. Korkunun, demirden eli ile yüreğimi kavradığını duydum. Nihayet Orta Kaya’nın bulunduğu dönemece geldim.

Kayayı yakalama hususunda deney sahibi idim, ama yorgun ve bitkin düşmüştüm. Bu benim son şansımdı. Son ama son bir gayretle Kaya’yı yakaladım ve üstüne çıktığımı anımsıyorum. Baygın düşmüşüm. Kendime geldiğimde vaktin bir hayli ilerlemiş olduğunu hissettim. Belki de hayatımı Orta Kaya’ya borçluydum. Bu nedenle Orta Kaya, kurtuluşun bir sembolü olarak yaşadı zihnimde hep.
                
İşte bu kitap bir “Orta Kaya” olsun istiyorum. Hayatının hangi döneminde ve hangi sebeple olursa olsun, bir onulmaz akıntıya kapılıp gidenlere, güçlerinin tükenmekte olduğu bir dönemeçte tutunup kurtulabilecekleri bir orta kaya…