Bu Blogda Ara

31 Mayıs 2011

Bir dindarın, bebek katillerinin değirmenine su taşıması caiz mi?


- Kökeni ne olursa olsun dindar bir Müslüman'ın, bebek katillerinin değirmenine su taşıması, adaylığıyla onlara destek vermesi caiz midir?


- Değildir, böyle bir yaklaşımın dindarlıkla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu bir kandırmacadır. 

Gerçek dindar odur ki, kimliğine bakılmaz, ayağının türabı olunur.





21 Mayıs 2011

Yaşamayı Seviyorum

22 Mayıs 2002'nin yıl dönümünde yeniden hatırlıyorum bu yazıyı. Ölümü de anlamlı kılabilmek için "yaşamak"tan yana bir üslup... Yaşamayı "saçma" olmaktan çıkarmanın ipuçları... Bunca ölüm, kıyım, üzüntü, fena şeyler ve fanilik düşüncesi arasında birilerine ümit ışığı olabilir diyerek ve vesile olan "35 yaş yolcusu"na rahmet dileyerek paylaşıyorum.


YAŞAMAYI SEVİYORUM
Yazıya bu başlığı koyarken bir an düşündüm: Hayatı seviyorum mu, diyeyim; yoksa yaşamayı seviyorum mu, diyeyim? Birincisi, soyut bir kavrama göndermede bulunmuş olacaktı, oysa ben doğrudan kendi nefes alıp vermemden, kalbimin attığını hissetmenin hasıl ettiği sevinçten söz açmak istiyordum. Hayata belki saygı duyduğumu söylemem daha doğru olurdu, ama ben yaşamayı sevdiğimi ilan etmek istiyordum.
Çoğu kimsenin hayatı ve yaşamayı hor ve hakir gördüğünü söyleme eğilimlerini taşıdığı bir zaman aralığında, benim, yaşamayı sevdiğimi ilan etmemin tam da zamanı gelmiş diye farz etmem yerinde olacaktı.
Yaşamayı seviyorum. Soluk alıp vermeyi, kalb atışlarımı hissetmeyi, dokunduğum nesnenin sertliğini algılamış olmayı, elmanın tadını, seviyorum. Hayat dediğimiz olguyu da, bu basit, çoğu kimsenin hor ve hakir görme eğilimi taşımasına rağmen, onsuz edemediği bu küçücük ayrıntıların oluşturduğunu düşünüyorum. Hayatımıza bu küçücük ayrıntıların anlam kattığını  düşünüyor ve bunlar olmaksızın hayatın neyle anlam kazanabileceğini bilemiyorum.
Yeni bir ayakkabı giymek beni çocuklar gibi (ve çocuklar kadar) sevindiriyor. Yeni bir çorap, yeni bir mendil, bu küçücük şeyler, bu, artık hayatımızın dışına attığımız bu minicik ayrıntılar beni sevinçlere gark etsin istiyorum.
Sabahleyin işitilen ilk kuşun cıvıltısı; o kuşun gül yaprağının üstünde oluşmuş bir çiğ tanesinden susuzluğunu giderdiği düşüncesi; işte tam o sırada eski bir Marmara Denizi'nde açıklara yelken açmış bir geminin süzülüşü, bir minarenin külahını sarmış bir bulut parçası; bir kubbe; kimsenin bilmediği bir dağ başında bir dağ çiçeğinin tomurcuğunu patlatması ve dünyaya "merhaba" demesi; o sırada bir arının bu çiçeğin tohumlarını dünyaya savurması ve birinin bunu düşünerek keyiflenmesi, daha böyle milyarlarca minicik ayrıntı, işte bütün bunlar, benim hayatı anlamlandırmama ve yaşamayı sevmeme yetiyor.
Bazıları bu söylediklerime geçerliği kalmamış coşkuculuk diyerek dudak bükebilir. İnsanların kafileler halinde öldüğü ya da öldürüldüğü bir dönemden geçerken, bir karıncanın topraktan başına kaldırarak soluklanmasının ve kendi bedeninin iki misli büyüklüğünde bir buğday tanesini taşıyacağım diye çabalamasının ne anlamı olabilir sorusu kafalara çengel atabilir. Ama işte ben de diyorum ki, o insanın kafasına bu çengelin atıldığı an, insanların kafileler halinde öldürülmüş olmasından dolayı hayata yüklenen anlamla bir kara karıncanın attığı çengelin anlamı eşitleniyor. Bunlardan biri daha heybetli görünebilir, öteki daha munis duygular uyandırabilir; ama sonuçta ikisi de bize, hayatın anlamına dair bir ipucu verir: yakalamasını bilirsek, bu ipucuyla hayatın derin anlamına da dalabilir ve oradan kendi hayatımızı sevmeye de başlayabiliriz.
Kendi hayatımızı sevmeyi başaramamışsak (ya da becerememişsek) aslında, onu, bir gaye uğruna feda etmeye hazır olduğumuzu söylememizin nasıl bir değeri olduğunu, kendi kendimize, bir daha sormalıyız. Fedakârlık ve feragat, ancak, feda ve ferağ edilen nesnelere bir değer yüklendiğinde anlam kazanır. Yoksa feda veya ferağ edilmiş olan şeyle neyden vazgeçilmiş oluyor?
Hayatımın bir değeri yoksa ve ben yaşamayı sevmiyorsam, ibadet için katlandığım külfet bir angarya olup çıkmaz mı? Oysa ben, ibadetime hayatımdan bir şeyler kattığımın bilincinde olmalıyım, diye düşünüyorum. Ve ona kattığım anlam, benim için de bir değer taşımış olmalıdır. Hayatımızdaki çoğu şey, kendimizi sevmekle bir anlam kazanabilir. Kendimizi sevmeyi beceremiyorsak hayata anlam yüklemenin de üstesinden gelebileceğimizi sanmıyorum. Ne var ki, yolun başında, yaşamayı sevmekle kendimizi fetiş haline getirme arasındaki ayrımı belirlemiş olmamız gerekiyor.
Yaşamayı sevmesini beceremeyen için ölüm de anlamını yitiriyor; ölümün anlamını yitirdiği yerde hayat da anlamını yitiriyor ve saçmaya dönüşüyor.
Rasim ÖZDENÖREN

11 Mayıs 2011

Darbe sevicilere kuçak aç sonra halktan oy bekle!

Büyük muhalefetin temel çelişkisi bu olsa gerek: Hem ismi bir şekilde darbe sevicilikle, yani halk oyuna saygısızlıkla, yani demokrasiye müdahaleyle mimlenmiş ekâbir tayfasını seçimlerde aday göstereceksin hem de halktan -hiçbir şey olmamış gibi- o zevat ve partin için oy bekleyeceksin, demokrasi can simidine tutunacaksın.

Nafile çaba.