Bu Blogda Ara

26 Aralık 2011

Menderes


Allah rahmet eylesin.

04 Aralık 2011

Kızılderilinin öyküsü ne zaman başlar?


"Ben bir kızılderiliyim. Evet, Yaki kabilesindenim. Ama bunu benim bilmem, bir şey anlatmaz*. Biri, benden başka biri, bilirse bunu, o zaman başlar benim öyküm."


Ferit EDGÜ, Ders Notları, Ada Yayınları, 1979, İstanbul, s. 141.
*Metindeki orijinali "yazmaz" olan kelimeyi "anlatmaz"la değiştirdim.

27 Kasım 2011

Kim bilir, belki de sensin...

SEN MİSİN?

Güneş ve Işık
Bir gece odamda yalnızken kapı çalındı. "Sen misin?" diye seslendim. Yanıt veren olmadı. Sadece uzaklaşan ayak seslerini duydum. Biliyordum, oydu. Geleceğini haber vermemişti ama gelmesi gerektiğini biliyordu. Tam o sırada gelmesi gerekiyordu. Gelmesi, kapıyı çalması gerekiyordu. Yapması gereken sadece buydu. Bana gereken de buydu.

Onun varolduğunu bilmem gerekiyordu. Varolduğunu, bir yerlerde yaşadığını, soluk alıp verdiğini... bilmem gerekiyordu. O da bana bunu haber vermeye gelmişti.

Gecemin sonraki saatleri büyük bir mutlulukla geçti. Onun varlığı bütün acılarımın geçip gitmesine yetiyordu. Oturuşum, kalkışım, yatışım yeni bir anlam kazanıyordu. Belki de bütün buluşmalar bir varoluştu.

Kapının her çalınışında "Sen misin?" diye sorarım.

Sen misin, kara gözleri büyümüş Afrikalı çocuk?
Sen misin, ürkek elleriyle çarpıntısını bastırmaya çalışan genç kadın?
Sen misin, umutsuzluğunda umut arayan hasta?
Sen misin, uykusunda işkenceler gören genç adam?
Sen misin, parmakları tellerde arayışlarda gezinen gitarist?
Sen misin, nereye gideceğini bilmeyen kaçak?
Sen misin, içimdeki sessiz fısıltı?
Kim bilir, belki de sensin...


Erdal ATABEK, Belki de Sensin, Varlık Yayınları, 4. Basım, İstanbul, 1994, s. 5.

10 Ekim 2011

25 bin kişinin içinde ben de vardım!

Cumartesi günü yapılan yürüyüşten söz ediyorum. Sendikaların düzenlediği. Gönüllü olmasa da kıyısından köşesinden katılmış bulundum yürüyüşe. Otobüsten Gençlik Parkı önünde inmemle başladı her şey. Eylemden de ancak o zaman haberdar oldum. Bu nasıl duyarlılıksa... Fotoğraf makinemi götürmediğim için ceple idare etmek zorunda kaldım. Birkaç fotoğraf çektim Gençlik Parkı'nda ve yürüyüş güzergâhında. 

Eyleme bir süre tanıklık etmeme rağmen, içeriğine dair net bir şeyler söylemem neredeyse imkânsız. Her yaş grubundan katılımcı vardı, liseliler dâhil. Her türlü slogan atıldı: "Kürdistan faşizme mezar olacak"tan tutun , "Halkların kardeşliği engellenemez."e kadar. Ülkemizde demokrasinin geldiği noktanın tatminkâr vaziyette olduğunu hissediyor insan özellikle ilk sloganı dinlerken. Halkların kardeşliğinden söz eden slogan, beni benden alıp yürüyüşün gönüllü bir parçası yapmak üzereyken AKP'ye ve cemaatlere giydiren sloganlar geldi de naçizane bir Akparti seçmeni olarak, kastedilen halklara dâhil olmadığımı ve murâdedilenin başka bir şey olabileceğini bir çırpıda anlayıverdim. 

Vardığım sonuçlar şöyle:

1. Haberleri daha iyi izlemek gerekiyor, yoksa bu tip etkinliklere yakalanma ihtimaliniz çok fazla.
2. Eylemcilerle tesadüfen de olsa bir arada bulunduğunuzda güneş gözlüğünüzü çıkarın. Sizi denemek için broşür uzatıyorlar.
3. Her şeye rağmen hiç yoktan iyidir. Güzel bir cumartesi yürüyüşü yapmış oluyorsunuz Opera'dan Kızılay'a kadar. Özellikle trafiğe kapalı ama yayalara açık yollar, bulunmaz nimet oluyor o zaman.
4. Park ve yürüyüş ikilisini buluşturan birkaç amatör fotoğrafı sizlerle paylaşayım. Az şey mi?

Güz parkı!
Gençlik Parkı.
Gençlik Parkı'ndan bir görünüm.
Gençlik Parkı ve arka planda İstasyon yönünden yürüyerek gelen sendikalılar.
Ne çok sarı ve kırmızı. Bir Fenerli olarak içerledim tabii.

Yürüyüşten bir enstantane.

Opera köprüsünden çekiyorum.
Bütün güzelliğiyle bir Ankara sonbaharı ve yürüyüş.

09 Ekim 2011

Başbakanın annesi, Hürriyet'in okurları

Her canlı ölümü tadacaktır. Bunun bilincinde olan bir kişinin, başkalarının ölümüne karşı da ölçülü bir tutum içinde olması beklenir. Başbakanın annesinin ölümüyle ilgili bir haberin bulunduğu sayfada, masum okuyucu yorumlarının beğenilme/beğenilmeme sayıları bu alanda katedilecek çok mesafe olduğunu gösteriyor. Örnek resim aşağıdadır. Lütfen mesajların içeriğindeki masumiyete ve "Beğenmedim" sayısındaki çokluğa ve olağandışı orantısızlığa dikkat ediniz.

Resmi, üstüne tıklayarak gerçek boyutunda görebilirsiniz.


27 Eylül 2011

Ve ağaçlı yollarda öyle tedirgin...

GÜZ GÜNÜ

Tanrım: vakit geldi. Çok büyüktü yaz.
Düşsün üstüne gölgen güneş saatlerinin
ve yelleri sal çimenler üstüne biraz.
...
Ev kurmaz evsiz olan bundan böyle.
Yalnız olan yalnız kalır uzun zaman;
uyanır, okur, uzun mektuplar yazar bazan;
ve ağaçlı yollarda tedirgin, öyle
gezinir, yapraklar uçarken savrularaktan.

Rilke, Seçilmiş Şiirler-Duino Ağıtları, Türkçesi: A. Turan Oflazoğlu, İz Yayıncılık, İstanbul 1997, s. 60.

27 Ağustos 2011

Ey pişmanlık! Gel, şimdi tam senin zamanın!


  • Ey Peygamber! Malum şehir (Antakya) ahalisinin şu hikâyesini ibret verici bir örnek olarak o müşriklere anlat! Vaktiyle, o şehrin ahalisine Allah'ın elçileri gelmişti.
  • Evet, biz vaktiyle o ahaliye iki elçi göndermiştik. Ama onlar her ikisini de yalancılıkla suçladılar. Bunun üzerine o iki elçiyi bir üçüncüsüyle destekledik. Elçiler, "Bakın, biz size Allah tarafından gönderilmiş elçileriz" dediler.
  • Fakat kâfir ahali onlara şöyle karşılık verdi: "Sizler Allah'ın elçisi falan değil, tıpkı bizim gibi sıradan insanlarsınız. Kaldı ki Rahman'ın/Allah'ın vahiy diye gönderdiği bir şey de yok aslında. İşin doğrusu şu ki siz düpedüz yalan söylüyorsunuz!"
  • Bunun üzerine elçiler şöyle dediler: "Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Bizim görevimiz, Allah'ın buyruklarını açık seçik tebliğ etmekten ibarettir."
  • Ahali de şöyle karşılık verdi: "Bize uğursuzluk getirdiniz. Eğer bu davadan vazgeçmezseniz, bilin ki size çok ağır hakaretlerde bulunacak ve çok fena şekilde de canınızı yakacağız!"
  • Bu defa elçiler şöyle dediler: "Başınıza gelen uğursuzluğun sebebi bizzat kendinizsiniz. Size öğüt verildi ve bu yüzden uğursuzluğa uğradınız, öyle mi?! Yoo! Gerçekte siz haddi aşmış bir halksınız."
  • Derken, şehrin öte tarafından bir adam çıkageldi ve şöyle dedi: Ey halkım! Gelin, bu elçilere uyun! Sizden hiçbir menfaat beklemeyen bu kimselere uyun! Bunlar dosdoğru yolun yolcusu olan kimselerdir. Hem sonra ben, yaratıcım Allah'a ne diye kulluk etmeyeyim ki?! Bilin ki hepiniz yarın bir gün hesap vermek üzere O'nun huzuruna çıkarılacaksınız!
  • Ey halkım! Ben, O'ndan başka bir tanrı edinir miyim hiç?! Eğer Rahman bana bir zarar vermek isterse, o düzmece tanrıların sözde şefaatleri bana hiçbir fayda sağlamaz. Dahası onlar beni Allah'ın azabından asla kurtaramazlar!
  • Öte yandan, Allah'tan başka tanrılar edindiğim takdirde düpedüz sapıtmış olurum. Bakın, ben, sizin tek ve gerçek rabbinize iman ettim. N'olur, artık bu sözlerime kulak verin!
  • (Ölümünün ardından) o mümine, "Cennete gir!" denildi. O da "Keşke" dedi, "Rabbimin beni bağışladığını ve cennette çok güzel şekilde ağırladığını halkım da bilseydi!"
  • Biz o mümin kişinin ardından kâfir halkını cezalandırmak üzere gökten bir ordu indirmedik; zaten indirecek de değildik.
  • Çünkü müthiş bir uğultu (deprem) onların işini bitirmeye yetti. Nitekim onlar bir anda helak olup gittiler.
  • Ey pişmanlık! Gel, şimdi tam senin zamanın; çünkü sen, kendilerine gelen her elçiyi alaya alan o kullara bundan böyle çok lazımsın!


Kur'ân-ı Kerîm, Yasin suresi, 13-30. ayetler

21 Ağustos 2011

Can Yücel'in çiğnenen onuru ya da "Üç yanlış bir doğru etmez."

Şair Can Yücel'in mezarıyla ilgili haberler son birkaç gündür gündemi işgal etmeye devam ediyor. Benim söyleyeceğim şey özlü olarak şudur:

Keşke Can Yücel -eğer gerçekten varsa- öyle bir vasiyet bırakmasaydı.
Keşke Can Yücel'in mezarında içki gösterisi düzenlenmeseydi.
Keşke Can Yücel'in mezarı tahrip edilmeseydi.

11 Ağustos 2011

Türk Dil Kurumu (TDK) böyle yaparsa!

TDK'nin yazma eserlerle ilgili hizmeti için üye kaydının yapıldığı sayfanın ekran görüntüsü var aşağıda. Dilimizin yazım kurallarını belirlemekle görevli bir kurumun, kendi sayfasında bu kadar özensiz davranmasının bir açıklaması var mıdır bilmiyorum. Kural koyanlar, koydukları kurallara kendileri uymayacaklarsa ortaya çıkan şey bu örnekte olduğu gibi tek kelimeyle "saçma" olur.


27 Temmuz 2011

Küçük Prens / "Gülünden sen sorumlusun."

Güller bir ağızdan:
-Günaydın, dediler.
Küçük Prens onlara baktı. Hepsi de kendi gülüne benziyordu:
-Kimsiniz, diye sordu; şaşırmıştı.
-Bizler gülleriz, dediler güller.
-Ah, dedi Küçük Prens. Yüreği üzüntüyle doldu. Çiçeği evrende bir eşi daha bulunmadığını söylemişti. Oysa işte bir tek bahçede bile ona tıpatıp benzeyen beş bin çiçek vardı!
...
Sonra da şunlar geldi aklına: "Eşsiz bir çiçeğim var diye kendimi zengin sanırdım. Oysa sıradan bir güle sahipmişim."
...
(...)
Küçük Prens, güllere bir daha bakmaya gitti:
-Siz benim gülüme hiç mi hiç benzemiyorsunuz. Şimdilik değersizsiniz. Ne sizi evcilleştiren olmuş, ne de siz kimseyi evcilleştirmişsiniz. Tilkim eskiden nasıldı, öylesiniz. O da önceleri tilkilerden bir tilkiydi. Ama ben onu dost edindim,  şimdi dünyada bir tane.

Güller güç duruma düşmüşlerdi.
-Güzelsiniz ama boşsunuz, diye ekledi Küçük Prens. Kimse sizin için canını vermez. Buradan geçen herhangi bir yolcu benim gülümün size benzediğini sansa bile, o tek başına topunuzdan önemlidir. Çünkü üstünü fanusla örttüğüm odur, rüzgârdan koruduğum odur, kelebek olsunlar diye bıraktığımız birkaç tanenin dışında bütün tırtılları uğrunda öldürdüğüm odur. Yakınmasına, böbürlenmesine, hatta susmasına kulak verdiğim odur. Çünkü benim gülümdür o.

Sonra tilkiyle buluşmaya gitti.
-Hoşça kal, dedi.

-Hoşça git, dedi tilki. Vereceğim sır çok basit: İnsan ancak yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir. Gerçeğin mayası gözle görülmez.

Küçük Prens unutmamak için tekrarladı:
-Gerçeğin mayası gözle görülmez.
-Gülünü bunca önemli kılan, uğrunda harcadığın zamandır.

Küçük Prens unutmamak için tekrarladı:
-Uğrunda harcadığım zamandır.
-İnsanlar bu gerçeği unuttular, sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeyden her zaman sen sorumlusun. Gülünden sen sorumlusun...

Küçük Prens unutmamak için tekrarladı:
-GÜLÜMDEN BEN SORUMLUYUM...

25 Temmuz 2011

Yaz sinemaları 4: Snow Cake (Kar Pastası)

2006 yapımı bir film. Kızı bir kazada ölen otistik annenin cenaze merasimi öncesindeki dramatik öyküsü. Anne rolündeki Sigourney Weaver'ı en başta tebrik etmek gerek böyle zor bir rolün üstesinden başarıyla geldiği için. Sadece onun için bile izlenebilir bir film. Diyaloglar oldukça başarılı. Aşağıdaki görüntüde, filmden beğendiğim bir kesit Türkçe alt yazılı olarak bulunuyor.


24 Temmuz 2011

Yaz sinemaları 3: Attack on Leningrad (Leningrad'a Saldır)

2009 Rus yapımı film. Leningrad'ın (yani Petersburg) Alman kuşatmalı yıllarından acıklı kesitler. Haksız bir savaşın mağdur ettiği siviller, çocuklar ve kadınlar. (Burada mağdur Ruslar, fakat aynı savaş döneminde yurtlarından sürülen Kırım Türklerini unutmayalım.) Yaklaşık 900 gün sürmüş bu abluka. Halkın perişanlığının ve düşünce gelgitlerinin güzel yansıtıldığı bir film. Bir iki gereksiz/uygunsuz diyalog dışarıda tutulursa harika bir iş olmuş sinema sanatı adına. Hattâ şöyle düşündüm: Bizimkiler şöyle eli yüzü düzgün bir savaş filmi çekemiyorlar, bari çekebilenlerden yardım alsalar. Onları bu tip işlerde istihdam etseler. Biz de böylelikle mantar tabancalı çocuk oyunu kıvamlı Türk tarihi filmlerini izlemekten kurtulmuş olurduk. Özetle söyleyecek olursak: Savaş kötü, film güzel.

Aşağıdaki görüntüde, savaş ortamının fenalığını filmin kahramanı gazeteci kadının ağzından/kaleminden dile getiren küçük bir bölüm mevcut.


22 Temmuz 2011

Yaz sinemaları 2: Taare Zameen Par (Yerdeki Yıldızlar)

Bu sefer bir Hint filmi. Filmin adının Latinize edilmesiyle ortaya çıkan fecaatin sorumlusu ben değilim. "Taare" Osmanlıcadaki "sitare" yani "yıldız", "Zameen" bizdeki "zemin" yani "yer". Çevrilecek olursa Yerdeki Yıldız(lar) gibi bir anlam veriyor. 

2007 yapımı filmde, öğrenme zorluğu yaşayan bir çocukla onu bu durumdan kurtaracak öğretmenin serüveni ele alınmış. Sorunlara bürokratik ve alışılmış biçimde değil, sıradışı yaklaşmak gerektiğini, her bireyin öğrenme biçimlerinin ve alanlarının farklı olduğunu duygusal karelerle harmanlayarak vermiş film. Eğitici ve lirik/romantik yönleri ağırlıklı olan filmin orijinali 2 saat 40 dakika civarında. Ben altı dakikalık bir özet görüntüyle vaziyeti anlatmaya çalışayım.  Anneler, babalar ve çocuklara tavsiye edilesi bir film. Emeği geçen herkese teşekkürler.



21 Temmuz 2011

Yaz sinemaları: Reng-i Huda (Color of Paradise)

2011 temmuzunun ilk filmi. İran sinemasının 1999 yapımı güzel bir örneği. Filmin adı Türkçeye Allah'ın Rengi olarak çevrilebilir. İngilizceye niçin o şekilde çevrildiği merak edilesi. Görmeyen bir çocuğun hayatından ince kesitler. Okunmamış her gazete ve izlenmemiş her film yenidir meseli gereği izledim. İzlenilesi. Alt yazının meçhul sahibine ve filme emeği geçen herkese teşekkürler. Önce, değişik bölümlerinden rastgele aldığım yaklaşık altı, sonra da seçtiğim iki dakikalık bir bölüm aşağıdan izlenebilir.






16 Haziran 2011

11 Haziran 2011

Kime oy vermem?

Gazeteciler, aydınlar, cemaatler sıraya girdiler oylarının rengini belli etmek, kamuoyunu bir nebze de olsa etkileyebilmek için. Engin Ardıç ise işe tersinden soyunmuş. Kime oy vereceğini değil, fakat kime oy vermeyeceğini bize sezdirmeye çalışıyor. Kabul etmek gerek ki nevi şahsına münhasır bir kişilik Engin Ardıç. Üslup sahibi. Tespitlerinin neredeyse tamamına iştirak ederek ve memnuniyetle alıntılıyorum aşağıdaki yazısını.


KİME OY VERMEM?


Liberallerin reisi Ahmet Altan, AKP'ye oy vermeyeceğini açıklamış. Ben de düşündüm, oyumu kime vermem?

  • Akım derken bokum diyen adama oy vermem.
  • Sabah bir şey vaadedip akşam geri basan adama oy vermem.
  • Alman ajanı Alexander Parvus Helphand'ı "Türk büyüğü" sanan cahile de oy vermem.
  • Ermeni kesenlerin mirasçılarına oy vermem.
  • Başta Ermeni kesimi olmak üzere, yenilmiş olan herzeleri yakın tarih boyunca örtbas etmiş ve şimdi de örtbas etmeye çalışana oy vermem.
  • Sol gösterip sağ çakana oy vermem.
  • Komiklere oy vermem.
  • "Sağı birleştiren lider" olmaya soyunup beceremeyince sözde sol partiye başkan yardımcısı olana oy vermek bir yana, gülmem bile.
  • Ekonomiyi batıracağı, enflasyonu patlatacağı kesin olana oy vermem.
  • Bürokrat zümresine mensup olmadığım için, bürokrat partisine oy vermem.
  • Yazarları Yüce Divan'a göndermekle tehdit eden gemi arslanına oy vermem.
  • "Kovun bunları, aç kalsınlar" yazmaktan utanmayan ve de emeği savunduğunu söyleyen sözde solcuya oy vermem.
  • Adaletin pençesinden kurtulmaya çalışan eli kanlı faşiste oy vermem.
  • Psikopata oy vermem. 
  • "Daha fazla Kürt öldürelim" diyen adama oy vermem.
  • "Ana dilinizi konuşunca karnınız mı doyacak?" diye sorana oy vermem.
  • "Bize bağımsızlık vermezseniz daha fazla Türk öldürürüz" diyene hiç mi hiç oy vermem.
  • Fakat Kürtlüğünden utanıp Oğuz Türkleri'nin Kayı boyundan geldiğini iddia edene de oy vermem.
  • Bu iddiayı onun adına ortaya atan şerefsizin karanlık örgütüne oyum da yoktur muhabbetim de. "Gerektiğinde darbe yapılabilir" diyenlere de yoktur.
  • Postal yalayıcıya oy vermem.
  • Solculuk kisvesi altında bürokrat köpekliği edene vereceğim oy değil, günahım bile değildir.
  • Komüniste oy vermem.
  • Hele hele komünistin "MİT harekete geçsin" diyen cinsine vereceğim de oy değil sunturlu bir küfür olabilir ancak.
  • Güçlü hükümetten korkan, dilediği gibi at oynatabilmek için zayıf koalisyonlar isteyen bezirgânların tuttuğu partiye de, yarattıkları çakma politikacıya da oy vermem.
  • Türkiye'yi her hükümete girdiğinde defalarca batma noktasına getirmiş, milletin gönlünden çoktan çıkmış, tedavülden kalkmış "eski politikacılara" da onların kılıç artığı kuyrukçularına da oy vermem.
  • Alevi düşmanlığı yapana oy vermem.
  • Ama Sünni düşmanlığı yapana da vermem.
  • İnsanları yumurta atarak susturmaya, konuşturmamaya çalışanların savunduğu hiçbir partiye de adaya da oy vermem.
  • Yirminci yüzyılda kalmış hiç kimseye oy vermem.
  • Çok şükür, "oyumu bu partiye vereceğim ama inşallah o değil de şu kazanır" diyecek kadar da dangalak değilim.
  • Bunlar benim kendi görüşlerim tabii... Pazar günü siz kafanıza göre takılınız.

04 Haziran 2011

Özeleştiri yüklü sosyolojik-lirik bir şiir: İtiraf

İTİRAF

Ben senin meselen olabildim mi?
Sualimden ben mesulüm çocuğum!
Ben senin mektebin olabildim mi?
Kitabından ben mesulüm çocuğum!
Ben senin sevabın olabildim mi?
Günahından ben mesulüm çocuğum!

Kilitler dilini bilmediğinden,
Böyle sokaklarda kaldın günlerce,
Yanlış kapılardan seslendi hayat.
Ben senin ışığın olamadığımdan,
Senin gözlerini kararttı gece.

Tutmaz hakikatler ektim bahçene
Çarşı, pazar ne istiyor demeden.
Soldu ellerinde hakikatlerin.
Kimse değil, ben mesulüm çocuğum,
Ben, bu kırık, dökük hayallerinden!

Tutup ellerine verdiğimiz saati,
Bir gün anneneyse, bir gün babana,
Bir gün sokaklara göre kurdurduk.
Bir gün ayarını M e k k e'den yana,
Bir gün G r i n i ç'ten tarafa burduk.
Trenler, vapurlar kaçırdın sen hep,
Bizse kabahati hep sana bulduk.

Zeki Ömer DEFNE

03 Haziran 2011

Ak parti kara parti sandık başında belli olur; peki, sonuca tahammül etmeye hazır mıyız?

Özetle şunu söylüyorum:

Seçim günü sandığa gidelim, oyumuzu verelim. Ortaya çıkan sonuç için kırk dereden su getirmeyelim. Birileri başarılı olmuşsa alkışlayalım. Başarısız olmuşsak itiraf edelim ve gereği neyse yapalım, koltuğa yapışmayalım. Milletin oyları üzerinde şaibe bulutları dolandırmayalım. Sonuca tahammül edelim. Seçim gününe kadar kendilerinden oy istediğimiz kitleyi ve siyasal tercihlerini seçim sonuçlarını beğenmedik diye aşağılamayalım. Nerelerde yanlış yaptığımızı araştıralım. Milletin teveccühünün niçin bizden yana değil de başkalarından yana olduğunu irdeleyelim. Yanlışlarımızdan ders çıkaralım. Oyunu kuralına göre oynayalım. 

Budur yani!

31 Mayıs 2011

Bir dindarın, bebek katillerinin değirmenine su taşıması caiz mi?


- Kökeni ne olursa olsun dindar bir Müslüman'ın, bebek katillerinin değirmenine su taşıması, adaylığıyla onlara destek vermesi caiz midir?


- Değildir, böyle bir yaklaşımın dindarlıkla uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Bu bir kandırmacadır. 

Gerçek dindar odur ki, kimliğine bakılmaz, ayağının türabı olunur.





21 Mayıs 2011

Yaşamayı Seviyorum

22 Mayıs 2002'nin yıl dönümünde yeniden hatırlıyorum bu yazıyı. Ölümü de anlamlı kılabilmek için "yaşamak"tan yana bir üslup... Yaşamayı "saçma" olmaktan çıkarmanın ipuçları... Bunca ölüm, kıyım, üzüntü, fena şeyler ve fanilik düşüncesi arasında birilerine ümit ışığı olabilir diyerek ve vesile olan "35 yaş yolcusu"na rahmet dileyerek paylaşıyorum.


YAŞAMAYI SEVİYORUM
Yazıya bu başlığı koyarken bir an düşündüm: Hayatı seviyorum mu, diyeyim; yoksa yaşamayı seviyorum mu, diyeyim? Birincisi, soyut bir kavrama göndermede bulunmuş olacaktı, oysa ben doğrudan kendi nefes alıp vermemden, kalbimin attığını hissetmenin hasıl ettiği sevinçten söz açmak istiyordum. Hayata belki saygı duyduğumu söylemem daha doğru olurdu, ama ben yaşamayı sevdiğimi ilan etmek istiyordum.
Çoğu kimsenin hayatı ve yaşamayı hor ve hakir gördüğünü söyleme eğilimlerini taşıdığı bir zaman aralığında, benim, yaşamayı sevdiğimi ilan etmemin tam da zamanı gelmiş diye farz etmem yerinde olacaktı.
Yaşamayı seviyorum. Soluk alıp vermeyi, kalb atışlarımı hissetmeyi, dokunduğum nesnenin sertliğini algılamış olmayı, elmanın tadını, seviyorum. Hayat dediğimiz olguyu da, bu basit, çoğu kimsenin hor ve hakir görme eğilimi taşımasına rağmen, onsuz edemediği bu küçücük ayrıntıların oluşturduğunu düşünüyorum. Hayatımıza bu küçücük ayrıntıların anlam kattığını  düşünüyor ve bunlar olmaksızın hayatın neyle anlam kazanabileceğini bilemiyorum.
Yeni bir ayakkabı giymek beni çocuklar gibi (ve çocuklar kadar) sevindiriyor. Yeni bir çorap, yeni bir mendil, bu küçücük şeyler, bu, artık hayatımızın dışına attığımız bu minicik ayrıntılar beni sevinçlere gark etsin istiyorum.
Sabahleyin işitilen ilk kuşun cıvıltısı; o kuşun gül yaprağının üstünde oluşmuş bir çiğ tanesinden susuzluğunu giderdiği düşüncesi; işte tam o sırada eski bir Marmara Denizi'nde açıklara yelken açmış bir geminin süzülüşü, bir minarenin külahını sarmış bir bulut parçası; bir kubbe; kimsenin bilmediği bir dağ başında bir dağ çiçeğinin tomurcuğunu patlatması ve dünyaya "merhaba" demesi; o sırada bir arının bu çiçeğin tohumlarını dünyaya savurması ve birinin bunu düşünerek keyiflenmesi, daha böyle milyarlarca minicik ayrıntı, işte bütün bunlar, benim hayatı anlamlandırmama ve yaşamayı sevmeme yetiyor.
Bazıları bu söylediklerime geçerliği kalmamış coşkuculuk diyerek dudak bükebilir. İnsanların kafileler halinde öldüğü ya da öldürüldüğü bir dönemden geçerken, bir karıncanın topraktan başına kaldırarak soluklanmasının ve kendi bedeninin iki misli büyüklüğünde bir buğday tanesini taşıyacağım diye çabalamasının ne anlamı olabilir sorusu kafalara çengel atabilir. Ama işte ben de diyorum ki, o insanın kafasına bu çengelin atıldığı an, insanların kafileler halinde öldürülmüş olmasından dolayı hayata yüklenen anlamla bir kara karıncanın attığı çengelin anlamı eşitleniyor. Bunlardan biri daha heybetli görünebilir, öteki daha munis duygular uyandırabilir; ama sonuçta ikisi de bize, hayatın anlamına dair bir ipucu verir: yakalamasını bilirsek, bu ipucuyla hayatın derin anlamına da dalabilir ve oradan kendi hayatımızı sevmeye de başlayabiliriz.
Kendi hayatımızı sevmeyi başaramamışsak (ya da becerememişsek) aslında, onu, bir gaye uğruna feda etmeye hazır olduğumuzu söylememizin nasıl bir değeri olduğunu, kendi kendimize, bir daha sormalıyız. Fedakârlık ve feragat, ancak, feda ve ferağ edilen nesnelere bir değer yüklendiğinde anlam kazanır. Yoksa feda veya ferağ edilmiş olan şeyle neyden vazgeçilmiş oluyor?
Hayatımın bir değeri yoksa ve ben yaşamayı sevmiyorsam, ibadet için katlandığım külfet bir angarya olup çıkmaz mı? Oysa ben, ibadetime hayatımdan bir şeyler kattığımın bilincinde olmalıyım, diye düşünüyorum. Ve ona kattığım anlam, benim için de bir değer taşımış olmalıdır. Hayatımızdaki çoğu şey, kendimizi sevmekle bir anlam kazanabilir. Kendimizi sevmeyi beceremiyorsak hayata anlam yüklemenin de üstesinden gelebileceğimizi sanmıyorum. Ne var ki, yolun başında, yaşamayı sevmekle kendimizi fetiş haline getirme arasındaki ayrımı belirlemiş olmamız gerekiyor.
Yaşamayı sevmesini beceremeyen için ölüm de anlamını yitiriyor; ölümün anlamını yitirdiği yerde hayat da anlamını yitiriyor ve saçmaya dönüşüyor.
Rasim ÖZDENÖREN

11 Mayıs 2011

Darbe sevicilere kuçak aç sonra halktan oy bekle!

Büyük muhalefetin temel çelişkisi bu olsa gerek: Hem ismi bir şekilde darbe sevicilikle, yani halk oyuna saygısızlıkla, yani demokrasiye müdahaleyle mimlenmiş ekâbir tayfasını seçimlerde aday göstereceksin hem de halktan -hiçbir şey olmamış gibi- o zevat ve partin için oy bekleyeceksin, demokrasi can simidine tutunacaksın.

Nafile çaba.

28 Nisan 2011

Hiçlik yoktur...

...Anlıyorum ki hiçlik yoktur. Elimizin altındakiler değişip duruyor. Dokunup sevdiklerimizi götürüp beş on kürek toprağın altına bırakıyoruz, geçirdiğimiz zamanlar bir elbise gibi sırtımızda duruyor.

A.Cahit ZARİFOĞLU

24 Mart 2011

Anne karnında İngilizce (Bu bir reklam DEĞİLDİR)

Yüce (!) Millî Eğitim Bakanlığının başta ana sınıfı bebeleri olmak üzere eğitimin çeşitli kademelerindeki öğrencilere İngilizce dersi vermek üzere 4 yıl içinde yurt dışından 40 bin öğretmen getirme tasarısı ulaştığımız cinnetin boyutlarını sergileyen iyi bir örnek oldu. Bu planın (!) ilk bakışta görülebilecek birkaç olumsuz yanı bulunmakta:

1. Bakanlık, adı üstünde "millî" bir bakanlıkken, millete ait olanı, yani Türkçeyi öne çıkarmanın, onu kendi yurttaşlarına ve yabancılara öğretmenin, onu evrensel bir dil yapmanın derdine düşmeliyken, "gelişmekte olan ülke" yönetimi zihniyetiyle nasıl olur da İngilizceyi bu denli dayatmaya kalkabilir!

2. Gelecek olan öğretmenler Türk öğretmenlerin eşliğinde sahaya inecekmiş, pardon sınıfa girecekmiş. Bu Türk kökenli (!) öğretmenlere saygısızlıktan başka nedir!

3. Bakanlık böyle yüksek yüksek (!) projelerle evlatlarımıza bir dil öğretebileceği zehabındaysa, vay hâlimize! Bakanlıkça en son uygulanmakta olan İngilizce öğretim projesi olan DYNED'in nasıl bir sonuç doğurduğunu bu işe az buçuk ilgi duyanlar bilmektedir; fakat buna rağmen çalışma kör topal "yürütülmeye" devam etmektedir. Elde edilen netice en basitinden kaynak ve zaman israfından başka bir şey değildir. Yeni projenin akıbetinin de benzer olmayacağını kim garanti edebilir!

4. Haydi her şey halloldu, ülke dışından İngilizce öğretmenlerini getirdiniz, onları 1500-2000 TL maaş aralığında nasıl çalıştırabileceğinizi düşünüyorsunuz ey bakanlık yetkilileri? Onlara daha fazla ücret verme planınız varsa yurdum öğretmenlerinin çıkarması muhtemel isyanı nasıl frenlemeyi planlıyorsunuz?

Bakanlık, Türk irfanına zerre kadar katkısı olmayacak bu tip "gösteriş"lerden bir an önce vazgeçmeli, elindeki öğretmen kadrosunu bu alanlarda verimli olarak değerlendirmeli, fakültelerin yabancı dil bölümlerinde işe yarar bir eğitim programının uygulanmasına önayak olmalı ve yeni mezun öğretmenlere fırsatlar sunarak onları istihdam etmelidir!

Zararın neresinden dönülse kârdır! Hemen!

22 Mart 2011

Denize düşen Libyalılar yılana sarılırken...

Ülkesini onlarca senedir demir yumrukla yöneten diktatörü indirmeye kararlılar. Duyan gören sanır ki her diktatöre düşmandırlar. Kuzey Kore örneği yıllardır mevcuttur. Kıllarını kıpırdatmamıştır beyaz efendiler.

Libyalılara reva görülen zulme seyirci kalmamaya azmetmişlerdir. Duyan sanır ki yüce insanlık ideallerine gönülden bağlıdırlar. Ölümlere, yaralanmalara, zulümlere rıza göstermezler. İsrail örneği ortada. Daha bugün yeni öldürmeler gerçekleştirmiş terörist bir ülke. Kıyamazlar abileri.

Kesinlikle Haçlı Seferi değildir çıktıkları yolculuk(!) Sürekli İslam coğrafyasına çullanmaları tesadüftür(!) Bilinçli bir tercih değildir(!) İnanmayalım. Çok uzak değil daha, basitçe söyleyelim, Sırplar Boşnakları tüketmeden katliamlarına, tecavüzlerine, insandışılıklarına müdahale etmemişlerdi. İşte böyle de hassastırlar dinleri hususunda. Çaktırmadan kayırırlar dindaşlarını.

Libya'ya nizamat vermek için havadan karadan saldırıyor beyaz efendiler. Afrika ve Ortadoğu haritasının ve yönetimlerinin bu şekilde oluşmasının müsebbibi kendileri değilmişçesine.

Dün uyguladığınız/yaptığınız şeye adalet mi denir ki bugünkü adalet getirme vaatlerine inanmamızı bekliyorsunuz. Lavrens'in işgalci/saldırgan torunları ve o coğrafyanın o koltukları hak etmeyen kukla/piyon/işbirlikçi yöneticileri defolun gidin İslam coğrafyasından.

Defolun!

06 Mart 2011

Başkalarının cezasını çekmek ve sessiz protesto

Blogger/Blogspot devre dışı. Bireysel davalara konu olabilecek suçlamalardan dolayı, binlerce internet kullanıcısının, yazı/okuma dostunun mağdur edildiğine ilk kez tanık olmuyoruz maalesef. Buna bir son verilmeli artık.

Hukuk, özgürlükleri genişleten bir mekanizma olarak kullanılmalı, daraltan değil. Suçlu olana cezasını versin yargı sistemi, fakat suçsuzları bu işe karıştırmasın. Bir kişi yüzünden ya da birkaç kullanıcı yüzünden on binlerin, yüz binlerin, belki milyonların mağdur edilmesi kabul edilebilecek, akıl alabilecek bir şey değil. Hiç ilgim olmayan bir eylem yüzünden, günlük hayatımın bir parçasının değiştirilmesi ne feci bir şey.

Geocities hakkında da benzer bir mahkeme kararı vardı. Site kapandı gitti, adrese girmek isteyenler buna rağmen yasak kararıyla karşılaşıyorlar. Sanırım alınan yasaklama kararı unutulmuş gitmiş. Dilerim Blogger'ın başına böyle talihsiz bir iş gelmez. İnternet ortamını kullanacaksam da kullanmayacaksam da buna ben karar vermeliyim, talihsiz ve antidemokratik biçimlerde başkaları değil.

Müsebbipleri için kocaman harflerle işte buraya yazıyorum: PROTESTO.

10 Şubat 2011

Batum'a ve Türkiye'ye haksızlık yapılmıştır

Dikkatlice kulak versek hemen fark edeceğiz ne söylemek istediğini, yıllar süren bir hasreti. Seslensek, Batum hemen duyuverecek, sinesini açacak bize. Batum'un her söylediği de yüreğimizde yer edecek bizim. Batum yanlış yerde duruyor... Keşke bizde olsaydı...

Evet, Batum'a yapılan haksızlık Türkiye'ye yapılmış demektir. Haritaya baktığımızda hemen anlıyoruz bunu. Artvin'in hemen yanı başı. Vaktiyle nasıl olmuş da sınırlarımız dışında kalmış güzel Batum?
...
Batum ne yazık ki türkülerimizde yaşıyor, bizde değil.

O hâlde hep birlikte söyleyelim:
Ben giderim Batum'a, Batum'un batağına...

31 Ocak 2011

Ceyhan, Fatsa, Lüleburgaz, Ödemiş, Pozantı ve Üsküdar il olsun, n'olur!

Evet, acilen bu saydığım ilçeler il yapılmalı, yoksa hâlimiz harap. Başladığımız iş yarım kalıyor. Yaptığımız çalışmanın bereketi olmuyor. Ve dahi tam puan alma imkânı kalmıyor.

Tabii ki İsim-Şehir oyunundan söz ediyorum. Şehir hanesinde -haydi talihsiz J'yi saymayalım ama- C, F, L, Ö, P ve Ü harflerini puansız kapatmak canımıza tak etti artık. Elif ve benim önerimizdir: Ceyhan, Fatsa, Lüleburgaz, Ödemiş, Pozantı ve Üsküdar ilçeleri tez zamanda il yapıla. Bu mümkün olmazsa saydığımız harflerle başlayan başka ilçelerin il yapılması da kabulümüzdür. Mümkünse tatil bitmeden önce... İlgililere, ilgileneceklere şimdiden teşekkürler efendim.