Bu Blogda Ara

09 Kasım 2010

Pastırma yazına ithaf şiir: Çok Güzel Şey


Yaşamak güzel şey doğrusu
Üstelik hava da güzelse
Hele gücün kuvvetin yerindeyse
Elin ekmek tutmuşsa bir de
Hele tertemizse gönlün
Hele kar gibiyse alnın
Yani kendinden korkmuyorsan
Kimseden korkmuyorsan dünyada
Dostuna güveniyorsan
İyi günler bekliyorsan hele
İyi günlere inanıyorsan
Üstelik hava da güzelse
Yaşamak güzel şey
Çok güzel şey doğrusu.
       
                  Melih Cevdet ANDAY

31 Ekim 2010

CEHAPE bu kez de şaşırtmadı!

Sadece ufak bir alıntı yapıyorum. Malum partinin, halkın oylarıyla bir daha niçin iktidar olamayacağının cevabı burada gizli sanıyorum:
CHP Gençlik Kolları'nın hazırladığı "AKP Eziyetleri" adlı sergi önceki gün açıldı. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu da sergiyi gezdi. Kılıçdaroğlu, burada son dönemde verdiği mesajlarla uyuşmayan bir davranışa imza attı. Başbakan Erdoğan, eşi Emine Erdoğan, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, AK PartiGenel Başkan YardımcısıAbdülkadir Aksuile Fethullah Gülen Hocaefendi'nin gözyaşı döktükleri karelerin yan yana getirildiği ve üzerinde "Aşağıda örneği verilen ağlamalardan hangisi sahtedir?" yazan ucube afişteki 'Hepsi' seçeneğini kalemle işaretledi.

22 Ekim 2010

Saçmalamayan gençlerden nefret ederim!

Başlığa aldığım söz Fransız yazar/düşünür Alain'e ait. Muradı, sanırım gençlerin (tam Türkçesiyle "delikanlı"ların) "deli düşünceleri"nin doğallığını vurgulamak.

Güzel ülkemizde bir süredir yaşanmakta olan "özgürlük" temalı gelişmelere/tartışmalara paralel olarak, kimi siyasetçilerden ve durumdan vazife çıkaran bazı bürokratlardan ilham alarak naçizane düzenlemek istiyorum bu sözü:

Saçmalamayan gençlerden ve saçmalayan yetişkinlerden nefret ederim!



18 Ekim 2010

Büyük Halaskârımız (Kurtarıcımız) Mustafa Kemal Paşa - Peyami Safa

Mustafa Kemal'in kitap kapağındaki fotoğrafı
24 sayfalık bu mini kitapçığın dış kapağında “İlk reisicumhurumuz Mustafa Kemal Paşa, Çocukluğu-Gençliği-Siyasi-Askerî Hayatı” ibareleri var. İç kapakta “İlk reisicumhurumuz” kısmı “Büyük halaskârımız” şeklinde değişmiş, başlığın diğer kısımları aynı. Peyami Safa tarafından oluşturulan eser, içerikten öğrendiğimize göre 1923 yılında yazılmış olmalı. Kitabın üzerinde ayrıca belirtilmemiş tarih. Aşağıdaki kısım bu kitapçığın başlangıcındaki Bir Küçük İzah kısmıdır.
Bu küçük eserin maksadı, büyük Mustafa Kemal’imizi herkese tanıtmak değildir. Böyle bir maksat, esasen lüzumsuzdur: Mustafa Kemal Paşa’yı yalnız Türkler değil, bütün mazlum Asya milletleri tanıyor, bütün mağrur Avrupa milletleri tanıyor, kendilerinden başka hiç kimseyi bilmeyen hodbin Amerika milletleri, yarı medeni Afrika, hatta Avustralya milletleri de tanıyor. Yer yüzünde onun ismini işitmeyen kulak, resmini görmeyen göz kalmamış gibidir. Eğer yıldızlarda insanlar varsa, belki, onlar da aziz serdarımızı tanımışlardır.
Onu göklere çıkarmak ne için mübalağa olsun: Başımızın ucunda yırtılmaz karanlıklar vardı; “Biraz ziya... biraz hava...” diye ağlıyor, sızlıyor, haykırışıyorduk, ölümün fosforlu ve şeytani gözleri karşımıza dikilmiş, bizi ürkütüyor, titretiyor, sarartıyordu. Fakat, birdenbire, bu karanlıklarda Türk harsinin şimşeği çaktı; siyah bulutlar yarıldı, parçalandı, yıldızlı gökyüzü ve beyaz hilal göründü. Bir kahraman, o hilali tunç göğsünde taşıyarak, kısılmış ve kamaşmış gözlerimizin önünde parladı: Mustafa Kemal!
Şimdi o hilal, yeryüzünün bütün karanlık köşe, bucaklarını aydınlatıyor. O hilal bizimdir, onu göğsünde taşıyan kahramanı biz yarattık, o kahramanın metin seciyesini göz yaşlarımız ve kanımızla, biz yoğurduk.
Bundan dolayı, o kahramanı herkes ve Türkler herkesten ziyade tanır. Çünkü Mustafa Kemal, Türk milleti demektir. Fakat biz bu esercikte her büyük adam için hissedilen bazı merakları silmeğe çalışacağız: Bu kahraman nasıl, nerede, ne zaman doğdu? Hangi şerait içinde büyüdü? Büyük inkılaba nasıl atıldı? Bunlara veciz cevaplar vereceğiz.
Eğer bu cevaplar, gazetelerin mahdut sütunlarında görünen kısa ve eksik tercümeihâllerden azıcık fazla malumatı ihtiva edebilmişler ise, bu esercik de gayesine vasıl olmuş sayılır.

10 Ekim 2010

Kultur Shock - Zumbul



Sümbül, beyaz sümbül anneanne,
Caminin altındaki sümbül,
Almedina benim olsun da
Ne olursa olsun

Bir kere sadece
Sadece bir kere
Geçebilsem anneanne
Beyaz caminin altından

Akşam oluyor,
Benim şehrimin kapısı hâlâ bembeyaz,
Kapıda şarkı söylüyor
Benim dostlarım.
Benim dostlarım
Ta İstanbul'a kadar duyuluyor.

Şarkı sözünün Türkçe çevirisi Ekşi Sözlük'ten Hardrada adlı yazara aittir.


09 Ekim 2010

Soykırım destekçisi Kusturica'ya onurlu boykot

Antalya'nın yerel yönetimi tarafından Altın Portakal jürisinde bulunması için çağırılan soykırım destekçisi Kusturica'ya tepkiler dinmiyor. En son Altı Ayı ödüllü Bal filmi ekibi tepkilerini dile getiren bir bildiri kaleme aldı. Bildiride,

"Bizim için üst kimlik sanatçıdır' açıklamanızı hayretle okuduk. Bosna'da yaşananlar uluslararası mahkemelerce soykırım ve insanlık suçu olarak tanımlanmış, bu suçlara bulaşanlar yargılanıp mahkum edilmişlerdir. Bosna'lı sivilleri inançları ve Boşnak oldukları için katledenleri, onbinlerce kadına çoluk çocuk tecavüz edenleri canlı tanıklar ve hala açılan toplu mezarlar ortadayken savunan bir "sanatçının" Aksav yönetimi tarafından himaye edilmesi bizim vicdanımızı acıtmaktadır"

denildi.

Festivale bu sebeple katılmama kararı alan Bal ekibini candan tebrik ve köklerine yabancılaşmış bütün yöneticileri Allah'a havale ediyorum.

10 Temmuz 2010

Hürriyet'ten Anayasa Mahkemesine kaçınılmaz yatırım!

Hürriyet'in web sitesinden dün gece aldım bu iki görüntüyü. Ana sayfadaki büyük başlık ile haber sayfasındaki asıl haberin başlığı birbirinden biraz farklı. 

Anayasa Mahkemesine yatırım kaçınılmaz
Mahkemeye yaptırım kaçınılmaz

30 Nisan 2010

Anayasa önerileri 2: "Bütün vatandaşlar eşittir."

İkinci önerim:

BÜTÜN VATANDAŞLAR -ama bütün vatandaşlar- - gerçekten ama gerçekten- EŞİTTİR.


[AÇIKLAMA: Bu ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı olan her kişi çalışma hayatında, eğitim, yargılama, vergilendirme, askerlik işlemlerinde eşit muameleye tâbidir. Kişiler dil, din, ırk, köken, inanç farklılıklarından dolayı farklı işlemlere tâbi tutulamaz. Bu farklılıklardan dolayı kişiler çalışma, eğitim, yaşama haklarından mahrum bırakılamaz. Devlet ve organları, bireylerin farklılıklarına bakmaksızın onlara eşit mesafede kalmayı, devletin imkânlarından bireyleri eşit şekilde yararlandırmayı, bu bireysel farklılıkları kültürel ve toplumsal zenginlikler olarak kabul etmeyi, bunları değişik yaptırımların ya da cezalandırmaların gerekçesi saymamayı taahhüt eder. Devlet, hiçbir yurttaşına itilmiş ve kakılmış muamelesi, ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapmaz. "Her vatandaşın eşit olduğu" gerçeği, "bazılarının daha eşit olduğu" şeklinde kesinlikle yorumlanamaz. Bu şekilde davranan ve düşünen devlet görevlileri hakkında gerekli tedbirler ivedilikle alınır.]


17 Nisan 2010

Anayasa önerileri 1: "Her türlü israf yasaktır."

Anayasa değişikliği çalışmalarına naçizane katkılar. Bazı madde önerilerimden ibarettir.

İlk madde önerim:  

DEVLET KAYNAKLARININ HER TÜRLÜ İSRAFI YASAKTIR.

[AÇIKLAMA: Devletin en üst düzeyinden en alt birimine kadar her alanında devleti temsil eden kişiler, kendilerine yasayla verilmiş olan makul harcamalar dışında harcama yapma hakkına sahip değildir. Vatandaştan vergi olarak toplanıp hazineye aktarılmış olan geliri, vatandaşın herhangi bir derdine çare olmayacak işlerde kullanan devlet yetkilileri hakkında gerekli işlemler geciktirilmeden yapılır ve sorumlular yaptıkları israfla doğru orantılı olarak cezalandırılır. Göreviyle ilgili olan işlerinde yakınlarına; göreviyle ilgili olmayan işlerinde, kendisine ya da yakınlarına ait konaklama, ulaşım, yeme içme, eğlence masraflarını devletin kaynaklarından karşılayanlara en ağır cezalar verilir. Devletin kasasından haksız yere çıkarılan meblağ, israf edenden ya da parasal olarak ilintili olduğu kişilerden tahsil edilir.  ...] 

14 Mart 2010

Rachel Corrie anısına...


İsteyenler Google'da "Rachel Corrie" aramasıyla veya aşağıdaki linkler aracılığıyla pek çok bilgiye erişebilir. 
Bu güzel insanı ve mücadelesini unutmayalım.

İlgili bir iki link:


08 Mart 2010

Yargıya kızıp vatandaşı cezalandırmak

Demokrasimizin ve yargımızın Avrupa standartlarının ne kadar uzağında olduğunu, bilenler söylüyor. Yargının vardığı karar sonucu Ankara'da ortaya çıkan keşmekeş malum. Yargının aldığı kararın doğru olup olmadığını şimdilik bir kenara bırakarak yerel yönetimin bu karar karşısında takındığı tutumu eleştiriyorum. 

Yargı kararını beğenmeyen, belediyenin çıkarlarına aykırı bulan, belediyenin kasasındaki gelir-gider dengesini alt üst edeceğini ve ortaya çıkacak açığın / zararın kapanamaz olduğunu düşünen bir yönetim, tek çıkar yol olarak -dolaylı da olsa- vatandaşı cezalandırma yolunu mu seçmelidir? Erkler arasındaki dolaylı mücadeleye, alınan kararlarla, "vatandaş"ı doğrudan katmak ne derece doğru ve anlamlıdır? Yönetimin en başındaki bir kişinin, vatandaşı, günün belli saatlerinde hizmeti kısıtlamakla (=otobüs sayısını azaltmakla), transfer kolaylığını kaldırmakla (=belli süre içinde aynı kontörle başka vasıtaya biniş hakkı tanınması) muştulaması (!) ne kadar demokratiktir?

Yargı kararı, daha önce pek çok örneğini gördüğümüz üzere yanlış olabilir; fakat, söyler misiniz, sizin uygulamanızın neresi doğru? 


02 Mart 2010

11818'in bilinmeyen numarası

Reklamlarını gözümüzün içine sokmasalar farkına varmak kolay olmayacaktı. Televizyon reklamlarında alttan hızla geçip giden yazıları okumaya / yakalamaya / çözmeye biraz merakım vardır. 11818 Bilinmeyen Numaralar hizmetinin bedelinin ne uçuk rakamlara karşılık geldiğini anlamak için reklam anında ekran altından geçen ve acelesi varmış da bir an önce gitmesi gerekirmiş gibi seğirtiveren altyazıyı yakalayıp okumak gerekiyor efendim. 

Amacınıza ulaştığınızda asıl numaranın, düzeltiyorum, asıl bilinmeyen / görünmeyen numaranın bu olduğu hemen anlaşılıyor. Bilmediğiniz bir numarayı öğrenmenin bedeli onlarca lirayı bulabilir bu tarifelere göre. Hatırlatmadı demeyin. Aradığınız numarayı bulma mutluluğunuz kendinizi kaybetme hüsranına dönüşmesin.

Aradığınız numarayı bulmak için daha ekonomik bazı öneriler:

1. Aradığınız kişinin adı ve adresi varsa şehir içi şehirlerarası fark etmez, atlayın bir arabaya yola düşün. Daha ucuza mâl olacaktır.
2. Google üzerinde iz sürün, bilinenlerden hareketle bilinmeyene ulaşma imkânı hiç de uzak ihtimal değil. 
3. Servisinizin çoğunlukla ücretsiz olan müşteri hizmetlerini arayın; bir bilinmeyen numarayı öğrenmek istediğinizi, eğer söylemezlerse bu numaralara tok olduğunuzu, sözleşmenizi iptal edeceğinizi ve X firmasına geçeceğinizi söyleyin, hemen söyleyeceklerdir. 
...

ali@

01 Mart 2010

Kitapların izinde: Cahit Külebi / Adamın Biri

Kullanılmış kitap okumayı severim. Özellikle eski dönemlerde yayımlanmış ve başka okuyucular elinden geçmiş, sayfalarına not düşülmüş kitaplara bayılırım. Kişisel tarihlerinin bir bölümünü bizimle paylaşır böyle okurlar. Kütüphaneme bir şekilde yolu düşen kimi kitaplarda da kişisel tarih izlerini görmek mümkün. İşte Cahit Külebi'nin Adamın Biri adlı şiir kitabına düşülen notlar.
Resimde görülen arka kapağa, kitap sahibi tarafından şunlar yazılmış:
"Bu kitabı meteliğe kurşun attığım soğuk bir ilkbahar pazarında kitapçının vitrininde görerek aşık oldum. Allem ettim kallem ettim o gün bu kitabı ele geçirdim. Bilhassa içinde HİKAYE'nin olması beni cezbetti. Paralı bir günümde yine Cahit Külebi'nin Rüzgâr ve Atatürk Kurtuluş Savaşında adlı eserlerini de alırım. 17/IV/1955, F. Mumcuoğlu, 3/VI/1959 Feyyaz Mumcuoğlu."
Elimdeki kitap Varlık Yayınları tarafından Kasım 1954'te yayımlanmış. Kitabın iki sayfa sonrasında başlangıç kısmında "59 Feridun Mumcuoğlu Teknik Okul / Zonguldak 19/IV/1955 Salı" ibaresi var. 

Anlayabildiğim kadarıyla: Kitap Zonguldak'ta Teknik Okulda okuyan 59 numaralı Feridun Mumcuoğlu'ya ait. Kitabın arkasındaki tarih kitabın satın alınma tarihi olmalı. İç kısımdaki tarih okumaya başlama tarihi olabilir. Arada iki günlük bir fark var ne de olsa. Feyyaz aynı kişinin diğer adı gibi görünüyor.

Sayfanın üstündeki Göcek ibaresi bulunulan yeri mi yoksa kişinin memleketini mi ifade ediyor? Meçhul. Notta bahsedilen kitapları bilmiyorum ama Cahit Külebi'nin Yeşeren Otlar kitabı da Feridun Mumcuoğlu tarafından alınmış. O kitap da bende. Sanırım her ikisini birlikte almıştım kitapçıdan. İlk sayfaya "27-X-1955 Zonguldak, Feridun Mumcuoğlu" notu düşülmüş. Demek ki şairin satışta olan bütün kitaplarını almış kahramanımız.  Fakat aynı tarihte değil, maddi imkânsızlık yüzünden daha sonraki bir tarihte. İlginç olan şu ki kitap dostu Feridun, kendisiyle ilgili bu bilgilerin dışında sayfalara herhangi bir şey yazmamış. Beğendiği şiirlerin altını olsun çizmemiş. 

Demek ki o yıllarda da öğrencilik zor zanaatmış.  Fakat buna rağmen, bir şiirin hatırına bir kitaba âşık olan, o kitabın izini süren, satıcıyla bunun için kıyasıya pazarlık yapan insanlar varmış. Darısı dostlar başına!


15 Şubat 2010

Hay ağzına sağlık ablacığım!

Bilge Emeç
Teröristlerce öldürülen gazeteci Çetin Emeç'in eşi Bilge Emeç ilk mülakatını Vatan gazetesine vermiş. Ders çıkarılacak bölümleri olan mülakattan bir iki bölümü alıntılamadan edemedim. Her kim isterse kendine pay ve ders çıkarabilir. Benim iki alıntıdan çıkardığım dersler: 1. Gerçekler er geç ortaya çıkma alışkanlığına sahiptir. 2. İbadet herkese yakışıyor.

* Tetikçi yakalandı değil mi?
Katilin bulunması çok önemli değil. Yakalanan katilin de gerçek olduğunu düşünmüyorum. Tetikçiyi yakaladılar güya. O çocuk cezaevinde evlendirildi. Hrant’ınki de aynı oldu ya. Evlendi. Nasıl oluyor anlamıyorum. Gerisinde kim var bu işlerin hala çözülmedi. Çözülse de ne olacak ki artık onu da bilmiyorum gerçi. Sürekli dinle ilgili tehdit aldığımız için hep ‘İran’ dedik, ‘Dinciler’ dedik. Çünkü ben Atatürkçü, orduyu seven, vatanperver bir kadınım. O yüzden daha devletime hiç kızmadım ben. Başka gerçeklerle yüzleşmek istemedim. O yüzden hep İran demek işime geldi sanırım. İran’ın yaptığına inanmak istedim.
 * Kimler vardı o günlerde yanınızda?
Dostlarımla bir süre klan halinde yaşadık. Suna ve İnan’la. Bütün Koç Ailesi çok yanımdaydı. Allah razı olsun. Dinimle ayakta kaldım. Allah’a sığınarak. Ben her sabah şükür namazı kılarım. Hala da kılarım. O sabah tabii ki kılamadım. Artık her şeyin bittiğini anladım. Çok bitkin, perişan ve neredeyse şuursuzca hastaneden eve döndüm. Otururken birden namazımı kılmadığımı hatırladım, odama çıktım, namazımı kıldım, ardından şükür namazımı kılacağım. Birden durdum ‘Neye şükür edeceğim Allah’ım?’ derken, isyan edeceğime çocuklarım için şükrettim. Ve o an gücümü topladım sanki. Ve öyle gitti. Çocuklarım için.

 Mülakatın tamamı için tıklayınız.

14 Şubat 2010

Vatandaşın Kitabı

Vatandaşın Kitabı 1931 yılında yayımlanmış. Hüseyin Cahit tarafından çevrilmiş olan bu kitabı sahaf eşelemelerinde bulmuştum. Yazarı Fransız E. Laboulaye. Okumakta olduğum kitaptan, daha sonra geniş bir seçki yapmayı düşünüyorum ama şimdilik tadımlık birkaç pasajı sizinle paylaşayım. Çeviri dili çok usturuplu, Osmanlıcanın ve siyaset dilinin bütün ağırlığı hissediliyor. Anlatılanlar 1800'lü yıllardaki Fransa'yla ilgili olsa da pek çoğu günümüz Türkiye'sine de uyarlanabilecek türden. Oldukça zihin açıcı tespitler var kitapta. Aşağıdaki alıntılar daha çok ferdî hürriyetlerle ilgili. Parantez içleri tarafımdan eklendi:
Hürriyet Fransa’da bir yabancı vaziyetindedir. Bizim elimize hiçbir zaman yarım hürriyetlerden başkası geçmedi.
Hakiki vahdet-i milliye (millî birlik) kalplerdedir;  bunu doğuran ve besleyen hürriyettir.
Hürriyet (özgürlük) en hakir bir köylünün, en adi bir amelenin (en sıradan bir çalışanın) bile malı değilse bir imtiyaz (ayrıcalık) demektir, artık hürriyet değil demektir. 
Şekli yahut ismi ne olursa olsun mutlak bir nüfuz ve kudretin (otoritenin ve gücün) daima düşmanı olan hakiki bir hürriyetperver (özgürlükçü), hakiki halk dostu, ferdin ve heyet-i içtimainin (toplumun) hukukunu (haklarını) devletin tecavüzatına (tecavüzlerine) karşı müdafaa eden (savunan) kimsedir. 
Hürriyet yalnız bir hâl ve keyfiyet (durum ve nitelik) değildir, bir haktır. İnsan başka bir adamın lütfu veya keyfi sayesinde hür olursa hür değil demektir.
İnsanların birçoğu için, çocukluklarında aldıkları fikr-i batıllardan (geçersiz düşüncelerden) yükselebilmek ve dün akl ü hikmet eseri addedilen (akıl ve mantık ürünü sayılan) bir şeyin bugün bir çılgınlık teşkil edeceğini (oluşturacağını) kabul eylemek zor bir iştir.

06 Şubat 2010

Yazımızda düzeltme işaretini (namıdiğer şapka işareti) nasıl kullanabiliriz?

Türkçenin kullanımına (doğru konuşulmasına ve yazılmasına) özen gösteren arkadaşlar için gerekli olabilir. Yazılarında â, î, û harflerini kullanmaları gerektiğinde ne yapacağını şaşıranlara küçük iki ipucu:
  1. Word ortamında "Simge Ekle" komutunu kullanarak bu harfleri belgemize rahatlıkla ekleyebiliriz. Bunu pek çok kişi bilir. Eklemeden önce kısayol atayarak her zaman belli bir tuşa basıldığında bu harflerin belgemize eklenmesini sağlayabiliriz. Mesela bende â harfi F5 tuşuna basıldığında çıkıyor. Tabii bu özellik yalnızca Word ortamında kullanılabiliyor.
  2. Word dışında da işe yarayabilecek yöntem ise klavyemizin sağ tarafında yer alan tuş takımını kullanmak. Sağda rakamların bulunduğu tuş takımından söz ediyorum. N/LOCK tuşunun ışığının yandığından emin olmalıyız öncelikle. Daha sonra da
  • â    için ALT+131
  • î     için ALT+140
  • û    için ALT+150 tuşlarına basılmalı.
    Uygulama: Mesela â harfini belgemize eklemek için bir elimizle ara çubuğunun sol tarafında bulunan ALT tuşuna basarken diğer elimizle sağ tarafta rakamların bulunduğu tuş takımında 131 rakamını yazıp sol elimizi de kaldırıyoruz. Diğerleri de benzer şekillerde oluşturuluyor. Bu özellik Windows'un neresinde olursanız olun işe yarar, sadece Word'e bağlı bir özellik değil.

    Armağan: ALT+64 tuş grubuyla da @ işaretini yapmak mümkün.


    ali@

    04 Şubat 2010

    Ben senin cemaziyelevvelini bilirim


    Penceremden kış manzaraları

    Ankara'ya kar yağdığının, kış geldiğinin ispatı. İki önceki kar. Çarçabuk erimişti.

    Bu da ara ara hafif de olsa devam eden taze karların gece görüntüleri. Fakat ailece kendimizi dışarı atmaya yarayacak kadar olmadı. O yüzden pencere fotoğraflarıyla yetiniyoruz. İçime bir üşüme geldi. :)


    02 Şubat 2010

    Bulutlardan şekiller tasarlamak

    Zaman zaman sizin de yaptığınızı tahmin ediyorum: Başınızı kaldırıp hafiften bakarsınız gökyüzüne. Bulutlar tam bir tasarım dükkânı. Girintilerinden, kıvrımlarından, çizgilerinden neler çıkarırsınız bir çırpıda. Gerçi ben henüz bulutlardan devlet adamı silüeti, portresi çıkarmayı başarabilecek seviyeye gelemedim ama olsun. Azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz derler. Denemeye devam...

    Bu bulut parçası bir yönüyle helikoptere başka bir bakış açısına göre balinaya benzemiyor mu?


    Bu bulut sol tarafı uç kabul edersek bir uçağı, sağ tarafı uç kabul edersek bir koyunu andırıyor bence!

    Dikkatli bakılırsa sivri burunlu bir cadının bulutlarda gizlendiği görülebilir.

    Avını yakalamak üzere olan bir köpek balığına tanık oluyorsunuz. Köpek balığı açık renkli, avı kara. Tam bir renk cümbüşü.

    Favori fotoğraflarımdan biri. Her kula nasip olmaz. Huzurlarınızda İngiltere haritası!

    Uzaylılar Ankara'da. Şu tepede asılı duran bulut bir uçan daireden başka nedir ki!

    Yakın zamanda bulutlardan siyasetçi portresi tasarlayıp sizin de şahit olduğunuz şu başarımı  taçlandıramazsam hakikaten üzüleceğim!

    ali@

    Asker hata yapmaz!

    ÖNYARGI TEKERLEMESİ

    Öğretmen hata yapar.
    Öğrenci hata yapar.
    Avukat hata yapar.
    Yargıç hata yapar.
    Savcı hata yapar. 
    Doktor hata yapar.
    Hasta hata yapar. 
    Mühendis hata yapar.
    Polis hata yapar.
    Şoför hata yapar.
    İşçi hata yapar.
    Dişçi hata yapar.
    İmam hata yapar.
    Dinli hata yapar.
    Dinsiz hata yapar.
    Çiftçi hata yapar.
    Anne hata yapar.
    Baba hata yapar.
    Çocuk hata yapar.
    Amir hata yapar.
    Memur hata yapar. 
    Pilot hata yapar.
    Alim hata yapar.
    Cahil hata yapar. 
    Bürokrat hata yapar.
    Başbakan hata yapar.
    Cumhurbaşkanı hata yapar.

    Asker hata yapmaz!

    ali@ 

    23 Ocak 2010

    Kafes / out, Balyoz / in : Güzel iş

    Gerçekten bir "oyun" gibi.
    Ayışığı'nı, Sarıkız'ı, Kafes'i unutamadan...

    Durum özetle şöyle galiba:
    Yönetime karşı eylemler, amacına ulaşırsa adı "darbe" oluyor.
    Amacına ulaşmazsa adı "savaş oyunu" oluyor ve soruşturmaya da gerek kalmıyor.

    Yani her iki durumda da "eylemi" tasarlayan ve gerçekleştirenleri herhangi bir risk beklemiyor.

    Güzel iş!

    20 Ocak 2010

    19 Ocak 2010

    Suç öldürende değil ölendedir

    Kaleminden başka kendini savunacak bir şeyi olmayan Abdi İpekçi'nin öldürülmesinin üzerinden nice yıl geçti. Ölen öldüğüyle kaldı. Öldüreni, daha yeni salıverildi. Cezaevinden 5 yıldızlı bir otele ağıverdi.

    Kaleminden başka kendini savunacak bir şeyi olmayan Hrant Dink'in sırtından vurularak öldürülmesinin üzerinden 3 yıl geçmiş. Zanlılar yakalanmış.

    Ölenler ölmesine öldüler de, hiç olmazsa öldürenlerine kahraman muamelesi yapılmasa güzelim ülkemde. Hani neredeyse, suç ölenlerin üzerine kalacak, "Suç öldürende değil ölendedir" atasözü bir kez daha doğrulanacak.
    ...
    Güçsüzleri de koruyabilen ve gecikmeyen adalet, seni her zaman özleyeceğiz!

    ali@

    17 Ocak 2010

    Doğruysa ne fena!

    Haiti'de karpuzvari istif edilmeye, toplu mezarlara gömülmeye başlanan cesetlerin 100 binlere ulaşabileceği söyleniyor. Doğruysa ne fena!
    ...
    Muhalefet partisi genel başkanı siyasi geleceğini, rakibinin % 20'lere düşmesi varsayımı üzerine kurmuş gibi. Doğruysa ne fena!
    ...
    Eski maliye bakanının yakınlarına ait olan firmalara 15 milyon teşvik kredisi verilecekmiş (Sözcü gazetesinin yalancısıyım.). Doğruysa ne fena!
    ...
    Kültür ve Osmanlı başkenti İstanbul için daha ilk günde bilmem şu kadar masraf yapıldı. Etkinliklerin bütün yıla yayılacağı söyleniyor. Doğruysa ne fena!
    ...
    Sendika aidatı olan 10 lirayı devletin ödemekten vazgeçmesi üzerine, yaklaşık 5 bin memurun sendikalarından istifa ettiği söyleniyor. Doğruysa ne fena!
    ...
    Ankara'yla ilgili "kar yağışı" tahminleri şimdiye kadar tutmayan ve bütün karsevenleri üzen meteoroloji, yine Ankara'ya kar geleceğini söylüyormuş. Doğruysa ne fena!


    ali@

    16 Ocak 2010

    "Si tu savais combien je t'aime" ya da "nostaljinin içine etme"nin reklamcası

    Çocukluğumdan hafızamda kalmış meşhur şarkının ilk cümlesi (=Seni ne çok sevdiğimi bilseydin). Şarkının "çevrilmişini / devrilmişini" bir süt reklamında duyunca irkildim. Çok itici buldum. "Sütü seven insanlar" ne düşünür bilemem ama hiç şık olmamış.

    Seslendiren bayan yine aynı kişi galiba. Fakat sanırım bu seferki daha büyük bir iş! Para için her yol mübah olmuş. Ucuz söyleyiş benzerliğine fit oluyor reklamcılar da! Bu kadar kolay olmamalı.

    Bu durumda, bana da reklamı seslendiren sanatçıya ve reklamı yaptıran firmaya ilk mısrayı çevrik şekilde Türkçeleştirerek seslenmek düşüyor: Sizden ne çok nefret ettiğimi bilseydiniz!

    10 Ocak 2010

    Medyacılar Korosu

    Daha dün ülkemizde dördüncü kuvvet iken
    Kabuğumuzu kırdık, paralara yumulduk,
    Utanmaya boşverdik, cıvıdık, çamurlaştık,
    Şipşak terfi ederek birinci kuvvet olduk.
    Sütun sütun sopalar, ekran boyu kazıklar,
    Geri ödenmez "destek", ilan, teşvik, promosyon...
    Doğru haber vermenin çoktan modası geçti;
    Şimdiki makbul hüner yalan, dolan, atmasyon.
    Dünyamız değişince biz de canavarlaştık.
    Sakın ayıplamayın: akrebe zehir haktır.
    Artık bizim işimiz yol göstermek değildir,
    Toplumun ormanında yolumuzu bulmaktır.
    Dosyalar elimizde, silahlar belimizde,
    Taktığımız borçlara var mı bir batık diyen?
    Gözdağı vermemize direnmek yürek ister;
    Anası ağlasa da var mı bize gık diyen?
    Medyamız çağ atladı, ar damarı çatladı.
    Çeteye girmek için birinin gönlünü yap.
    Ürkütme fincancının semiz katırlarını;
    Gazetede bir köşe, ekranda bir saat kap.
    Sevdiğimiz vezirdir, kızdığımız da rezil;
    Bize kul olsun diye dolaplar çeviririz.
    İşimize geldi mi ahlaktan yana çıkıp
    Kirli çamaşır bulur, hükümet deviririz.
    Biliyoruz, bu yüzden Türkiye topallıyor;
    Ülkemizde her gidiş bir ileri, bir geri.
    Ama oldu bir kere. Görün artık biz neyiz:
    Savulun! Her birimiz bir yeni Yeniçeri!

    Bir tiyatro oyunundan