Bu Blogda Ara

30 Nisan 2009

Azerbeycan değil Azerbaycan!

Yazı ve konuşma dilinde, özellikle okumuş kitlenin ağzında ve kaleminde bazı kelimelerin yanlış kullanımı iyice sırıtıyor. Çok kullanılmayan kelimelerdeki söyleyiş ya da yazım yanlışları hadi bir yere kadar örtbas ediliyor diyelim; fakat, hele güncel olayların da etkisiyle her gün belki onlarca kez kullanılmak zorunda kalınan kelimelerdeki yanlışlıklar, erbabının hemen dikkatini çekiyor.

Mesela Azerbaycan kelimesi. Bu kelime ülkemizde çoğunlukla Azerbeycan şeklinde kullanılıyor; fakat doğrusu Azerbaycan. Geçen gün sayın cumhurbaşkanı ve başbakan da Azerbeycan şeklinde kullandılar kelimeyi. Meselelerin çözüme kavuşturulacağı mercilerdeki zevattan, bu ve benzeri kelimeleri doğru kullanmalarını beklemek doğal olsa gerek.

Daha ülkelerinin adlarını doğru söyleyemediğimiz Azerilerin, hayatî meselelerini çözmeye yardımcı olma konusunda iddialı olmamız nasıl beklenebilir?

Yavuz Bülent BAKİLER'in "Can Azerbaycan" ve "Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır" isimli eserleri, kelimenin akılda doğru kalmasına yardımcı olsun artık!

Kâni Karaca'nın ibretlik hayat hikâyesi


Bir vesileyle rahmetli Kâni Karaca'nın hayat hikâyesine bakmam gerekti.

Gördüklerim karşısında ürperdim. Temiz sesi ve yüzüyle belleğimde yer eden bu değerli sanatçımızın hayat hikâyesinde yürek dağlayan bir bölüm vardı. Kâni Karaca 2 yaşındayken üvey annesi tarafından kör edilmiş. Babasının ölümünden sonra da öz annesi onu diri diri toprağa gömmeye kalkışmış. Sonra halası tarafından bakılmış. Hafızlık serüveni ve sonrası...

O güzel insana Allah'tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun.

Fırsat bulabilirsem onun sesinin de yer aldığı bir toplu ezan örneğini ve onun sesiyle fonlanmış bir modern ezgiyi bloğa eklemeyi düşünüyorum.

06 Nisan 2009

Gittin, taş atarak denizlerime

http://www.polyvore.com/cgi/img-thing?.out=jpg&size=l&tid=369210
Gittin

Gittin, dağ gibi büyüdü yalnızlık
Issızlığın iki ucunda şimdi sen varsın
Tam ortasında yokluğun, yokluğun, yokluğun
O konuşsa konuşur, sussa susarsın

Gittin, taş atarak denizlerime
Halka halka genişleyen anıların kaldı
Girdin, çıkmamak üzere dehlizlerime
Birden yaşamanın hızı azaldı

Gittin boşandı içimde sevincin yayı
Kim öğretecek bana âh sensiz yaşamayı


Sedat UMRAN

Meçhul Öğrenci Anıtı

1994 yılında hediye edilmiş Bütün Yort Savul'lar! adlı kitaptan aktarıyorum aşağıdaki şiiri. Yaşlanmışız. Kitabın arka kapağında "Cumhuriyet şiirinin 'etikçi' ve 'tarihçi', karaşın şairi Ece Ayhan'dan, 'Son Şiirler'e kadar: Tekmili birden." ibaresi var. Şairine rahmet, size iyi okumalar diliyorum:


Meçhul Öğrenci Anıtı


Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.



Ece AYHAN

04 Nisan 2009

Akparti'nin başörtüsüyle imtihanı

Mesele dönüp dolaşıp başörtüsüne, türbana geliyor ister istemez. Ne kadar konuşmak istemesek de, çözümsüzlüğe de itsek, sürekli hatırlatıyor kendisini "örtünme" sorunsalı. Bir yandan bu "sorun"un akılcı ve mağduriyetleri giderici şekilde çözümünü bekleyeduralım, diğer yandan "bindiği dalı kesmek" anlamına gelebilecek "acayip" yaklaşımlara da şahit oluyoruz. Yakın zamanda, bu konulara duyarlı bir arkadaşım tarafından haberdar edildiğim olayla ilgili olarak, bugün rastladığım ilginç bir yazı. Mavi renkli vurgulama tarafımdan yapılmıştır.
ali@
Siyasi Kalvinizm

Gönül isterdi ki, Gaziantep'in Islahiye ilçesindeki örtülü Belediye Başkanı'yla ilgili şayialar, şayia olsun. “Başörtüsüne özgürlük” derken kendi varlığı okka altına gideyazan bir partinin mensubu, belediye başkanlığı için başörtülü adayı şikayet etmeye tevessül etmesin. Gönül isterdi ki, Islahiye AK Parti ilçe teşkilatının yaptığı “zaten başını açacaktı” yalanlaması, inandırıcı olsun.

Ama olmuyor. Hem “iktidara giden her yol mübahtır” diyen Machiavelli ötelerden sırıtıyor, hem siyasi hırsın, ikbal emelinin insanları, 'hak, adalet, dürüstlük' diye başladıkları amacın çok ötelerine savurabileceğini biliyoruz işte müteaddit tecrübelerle. Biliyoruz son tahlilde, en büyük zalimlerin, gözünü hırs bürümüş mazlumlar arasından boy verdiğini.

Islahiye'de AK Parti İlçe Teşkilatı Başkanı ve Belediye Başkanı'nın aynı anda aday adayı olması normal. Genel Merkez'in Teşkilat Başkanı'nı tercih etmesinden sonra, mevcut Belediye Başkanı'nın DP'den aday olması da öyle. Teşkilat'ın temayüle girmiş birinin aday olamayacağı yönündeki itirazıyla rakibi çekilmeye zorlaması da, bir yere kadar anlaşılabilir bir tutum.

Gelgelelim, adaylığı düşen Başkan'ın eşinin aday olmasından sonra teşkilatın yaptığı “Bu aday örtülü, belediye başkanlığına adaylığını koyamaz” itirazı, benim hoşgörü kapasitemi aşıyor. Bugün başörtülü bir kadın bırakın milletvekili-bakan olabilmeyi filan, Kars'ın düzünün belediye meclis üyesi bile olamazken, politik doğruculuk beni kasıyor.

Elbette, AK Parti, tek bir merkezden kontrol edilebilirliği kalmamacasına büyümüş olmakla maluldür. Ve elbette iktidara olan düşmanlığını, bu örneği karine göstererek “bunlar böyle işte” diyebilecek kadar çoğaltmış totaliter dillere de “hadi ordan” demek lazımdır. AK parti mensupları bu hareketi te'dip ve tel'in edeceklerdir, hatta neredeyse eminim, aralarında bunu onaylayabilecek bir kurmay yoktur.

Ama bu mesele medyaya düştükten sonra AK Parti İlçe Teşkilatı'nın çıkıp “nasılsa başını açacaktı” savunusu yapması, “hem örtülüyü, hem açığı aldım kabul ettim” diyen ve demesi de gereken bir partiye aidiyeti sözkonusuysa, lükstür. Bu ifadede çünkü, zımnen “başörtülü adayı şikayet etme” itirafı gizlidir ve komplo iddialarını çürüten de budur. Mühim olan buraya kadar olan bölüm değildir ama. Sonuçta bu, münferit bir ayıptır.

Mühim olan bu örneğin, hem oradakiler, hem buradakiler, hem de şuradakiler tarafından “başörtüsü meselesi mi, o neydi yahu?” denmek üzere olunan bir dönemde vuku bulmuş olmasıdır. “Adam sende, zaten başörtüsü yangında ilk terk edilecekler arasında” yargısının, “usandık artık bu başörtüsü konusundan” bıkkınlığının demir gibi, duvar gibi her tarafımızı kuşattığının hissedildiği ama söylemeye kimsenin dilinin varmadığı bir aşamada ortaya çıkmasıdır. Ve incitici olan da budur.

Siyasete dair yapacağım, insanın adalet duygusunu çürüten ve içinde ne kadar kalınırsa bünyeye o kadar tesir eden 'oksitlenme' eğretilemesine itiraz edecek kimse var mıdır, bilmem. Bildiğim, önünde üç kişinin ceket iliklemesi ve iki alkış duymak uğruna, yola çıkış amacını bile unutabilecek kadar keskinleşebilen “müslüman” tipinin oluşmaya başladığı ihtimali karşısında duyduğum derin teessüftür.

Eskiden “sen bizdensin” şeklindeki gönül çelici aşağılamalarla ederinden az ücrete çalıştırılan; “senin iyiliğin için” denilmek suretiyle vitrinde değil, geri dörtlüde istihdam edilen; “dava asıl orada kazanılır” denilerek, Meclis'e değil, oy toplamak üzere mahalle aralarına yollanan örtülü kimliğin pahası, kişisel siyasi hırsları dizginlemeye yetecek kadar bile olamamış, demek ki…

Çalışmayı ve devamında kaçınılmaz olarak zengin olmayı “Tanrı'ya ulaşma” gerekçesiyle meşrulaştıran Kalvinizm; şehvet, açgözlülük ve hırs gibi insani defoları, insanlığın faydasına kanalize edebilecek manevi bir zemin arayışındaydı, bu yolla 'insan'ın daha iyi bir kul haline gelebileceği inancındaydı. Peki, Türkiye'de de, siyasette başarıyı “Tanrı'nın bir emri” sayarak meşrulaştıran; bu uğurda önüne çıkan her engeli ustalıkla kenara itebilen bir siyasetçi tipi türedi de, bizim mi haberimiz olmadı? O makamda kendisinin bulunmasını “Tanrı'nın hoşnutluğu” ve “memleketin faydası” açısından daha elzem olduğuna kendini ve çevresindekileri inandırabilen siyasi kalvinistler mi sözkonusu? Laikçi reflekslerin gerilim yaratma “tutku”suna karşılık; siyasette başa oynama “tutku”su mu geliştirildi de bizim mi haberimiz olmadı? Vahşi kapitalizmin rekabetine benzer şekilde; siyasi ikbal uğruna, Machiavelli'ye rahmet okutacak kadar “değersiz” davranmanın, bu uğurda rakip başörtülüyse bile başörtüsünden dolayı şikayet edebilecek derecede hırslanmanın, hangi irabda ne tür bir mahalli olabilir mesela?

Oysa insanoğlunun hırs ve tutkuları ne “daha çok çalışarak Tanrı'ya ulaşmak” gerekçesiyle, ne de “Benim Partim ve ben olursak ancak bu memlekete esenlik gelebilir” inancıyla temize çekilebilir. Elbette bunları, geri kalan AK Partilileri muaf ve Islahiye İlçe Teşkilatı üyelerine haksızlık etme ihtimalini yedeğimde tutarak söylüyorum ama hırs sadece kendinden ibarettir; tutku tutkudan, ikbal arzusu da ikbal arzusundan ibarettir. Başka da bir şey değildir.

Özlem ALBAYRAK