Bu Blogda Ara

30 Mart 2009

Hürriyet'ten başörtüsüne hürriyet yok!

Sandıkta türbanlı görevli Demokratik işleyişin doğal aşaması olan seçim sonuçlarından çok, o işleyiş içerisinde kendilerine görev verilmiş görevli bayanların başörtüleriyle ilgilenen, onları yazılı ve görüntülü haberleriyle (!) ihbar eden, jurnalleyen Kanal D ve Hürriyet gazetesini kınıyorum. Bir faydası olur mu? Hayır. Ben yine de deniz yıldızımı fırlatıyorum sulara. Mavi renkle vurguladığım bölüm, başörtülü görevlilerin işlediği korkunç suçu gözler önüne seriyor(!)

İhbar-haberden bazı cevher cümleler şöyle:

Gazi İlköğretim Okulu’nda da bir kadın sandık başında türbanlı olarak görev yaptı.

Samsun'da saat 08.00'de başlayan oy verme işlemi öncesinde türbanlı olarak görev yapmaya gelen 2 kadın...

Oy kullanma işlemleri başlamadan önce görevli oldukları Atatürk Anadolu Lisesi'ne gelen iki kadın...

Yüksek Seçim Kurulu'nun kararına karşın türbanıyla sandık kurulunda görev yapan kadının...

Sakarya'da bazı sandıklarda türbanlı kadınlar...

...sandık başlarında görevli ismi açıklanmayan üç kadının türban taktığı görüldü.

...bir sandıkta türbanlı bir kadın görev yaptı.

...dikkat çeken kadın görevli, gazetecilerin fotoğraf ve görüntü çekmesine aldırmadan gün boyu seçmenlere pusula ve zarf dağıtarak çalışmasını sürdürdü. Kadın görevlinin ismi ve mesleği hakkında ise herhangi bilgi verilmedi.

Türbanlı görevliye sandık başkanı da dahil kimsenin uyarıda bulunmadığı ileri sürüldü.

28 Mart 2009

Ecel gelmiş can gider; fakat...

Muhsin Yazıcıoğlu öldü. Allah rahmet eylesin. Bu ölüm, kadere imanı olan insanlar açısından kabul edilebilir olacaksa da (Yazıcıoğlu da yakın dönemdeki bir konuşmasında "ölümün anidenliği"ne vurgu yapıyordu.) değinilmesi gereken birkaç husus bulunduğunu düşünüyorum:

1. Türkiye'nin kritik bir güzergâhta olduğu şu günlerde bu müessif ölüm, "şer odaklar" marifetiyle tezgâhlanmış bir ölüm olabilir mi? Bu soru geçiştirilmemeli, Yazıcıoğlu'nun son helikopter "macerası" bütün ayrıntılarıyla ele alınmalı.

2. Arama ve kurtarma çalışmaları açısından ülkemizin içinde bulunduğu durum bu kaza ile yeniden göz önüne gelmiştir. Ülkemizin bütün imkânlarının seferber edilmiş olması bile, kazazedelere neredeyse iki gün sonra ancak ulaşılabilmesini affettiremez. Velev ki kazazedelerin çoğu helikopterin dağa / kayaya çarpmasının tesiriyle ölmüş olsun. Sorumluluk sahibi birilerinin istifa etmesini beklemek hakkımız olsa gerek.

3. Sadece, yaklaşık 20 dakika boyunca sesini duyduğumuz, yardım çığlığını işittiğimiz muhabirin yaşıyor olduğunu varsaysak bile, sonuçta yitirilen "insan canı"dır. Devlet adına görev yapan her kişi "insan hayatının önemi" konusunda özel eğitimden geçirilmeli. İnsan hayatı öncelenmeli. Topluma travma yaşatılmamalı.

4. Fikriyat ve siyaset coğrafyalarının epey bir kilometrekaresi birbiriyle benzer / denk motiflerden oluşan Tayyip Erdoğan'la merhum Yazıcıoğlu'nu, bu üzücü ortamı fırsat bilerek karşı karşıyaymış gibi göstermek isteyenler ancak art niyetli olabilir. Üç beş oy için böyle bir vasatı oluşturmaya çalışanlara BBP'liler, gençler fırsat vermemeli. Metîn olunmalı.

Şimdi, "dua" ve yaşananları sağduyulu olarak değerlendirme zamanı.

Allah bu kazada ölenlerin taksiratını affetsin, onlara rahmet eylesin, yakınlarına "güzel sabırlar" ihsan eylesin. Amin.

ali@

Bu dünya bir misafirhanedir...

15 Mart 2009

Hiç bitmeyecek bir tartışma: Yaradılış mı, Evrim mi?

Bilim ve Teknik dergisi'nin Darwin'e ilişkin kapak konusunun başlattığı 'küçük kıyamet' devam ediyor.

Oysa, herkesçe çok iyi bilindiği gibi, medyanın güncel bir mesele olarak ele aldığı tartışmanın arkaplanında, neredeyse iki yüzyıldır süren bir anlaşmazlık var: Evrim mi, Yaradılış mı?

Ben, aslında bu meselenin, iki büyük felsefe geleneği (İdealizm ve Materyalizm) arasındaki ilişkinin problematik oluşundan kaynaklandığını düşünüyorum. Doğru yaklaşım, Darwin teorisi ile Yaradılış Doktrini arasındaki çatışmayı Bilim ile Din çatışması olarak değil, Materyalizm ile İdealizm karşıtlığının getirdiği felsefi arkaplan üzerinden okumaya çalışmak olmalıdır. Kısaca, Darwin teorisi ile Yaradılış doktrinini, temelde, iki büyük felsefe sistemi bağlamında ele almak gerekir...

Darwin teorisi, maddenin insan zihninden bağımsız olduğunu öne süren Materyalizmin bir türevidir ve bu teori, örtük bir biçimde, maddenin insan zihninin dışında, büyük ve transandant bir zihin tarafından algılandığı önermesini reddeder. Materyalizm, Ateizm'dir;-çünkü insan zihninden öte transandant bir zihnin varlığını kabul etmek, Materyalizmin İdealizme dönüşmesi anlamına gelecektir. Materyalizm, İdealizme dönüşmemek için, Ateizmi benimsemek zorundadır, çünkü...

Darwin'in Yaradılış doktrinini reddedişi, onun, primatın homo sapiens'e dönüştüğüne ilişkin hipotezinin kanıtlanmış olmasından değil (-ki, kanıtlanamamıştır!), bir Yaratıcı'nın varlığını reddediyor olmasından dolayıdır. Darwin'in 'Evrim' teorisi, Yaradan'a, dolayısıyla da Yaradılış doktrinine, Materyalist bir alternatif sunmak adına önesürülmüştür ve işte tastamam bu nedenle, örtük bir felsefi tezdir;- bilimsel bir teori değil! Dolayısıyla bu, aslında Darwinizm'in gerçek anlamda bir teori değil, Bilim'le ilişkisi olmayan felsefi bir ateizmin türevi olduğunu gösterir.

Özetle şu: Tercih, tamamiyle ideolojiktir. Ne 'Yaradılış' doktrini, ne de Darwin teorisi bilimseldir ve dolayısıyla tercih, Darwin hipotezinin arkaplanındaki Materyalist Ateizmle, 'Yaradılış' doktrininin arkaplanındaki Yaradancı İdealizm arasında, ideolojik bir tercihtir. Ve işte tastamam bu nedenle de, tartışmayı Bilim ve Din arasında bir çatışma olarak sunmak yanlışına düşülmemelidir.

Dolayısıyla, birilerinin 'Yaradılış' doktrinine 'zırvalık' demeye ne kadar hakkı varsa, başkalarının da Darwin hipotezine 'uydurma' demeye o kadar hakkı vardır. Hadi, diyelim ya da varsayalım ki, Darwinizm bilimsel bir teoridir: Bilim tarihi, bize, Bilim düşüncesi'nde hiçbir zaman bir 'son nokta'nın olmadığını; bilimsel teorilerin, sadece yanlışlanmadıkları ya da geçersiz bulunarak terk edilmedikleri sürece, dolayısıyla da 'geçici' olarak 'doğru' ya da 'geçerli' kabul edildiklerini gösteriyor. İster Karl Popper'in 'yanlışlanabilirlik' ilkesi açısından bakılarak 'doğru' olmadıkları, ister Thomas Kuhn'un 'yanlışlanmaz, ama terk edilir' ilkesi açısından bakılarak 'geçersiz' oldukları söylensin, bilinen şudur: Bilimsel teoriler, 'mutlak' olamazlar; hiçbir teori, hiçbir zaman, o konuda söylenebilecek en doğru veya en geçerli olanı söylemiş, 'son nokta'yı koymuş değildir... Darwin teorisi de bir istisna değil. Ama bu teoriyi, 'mutlak doğru' kabul etme eğiliminin, özellikle, bilimsel düşünceyi referans olarak alan kesimlerde görülüyor olması, bana daima biraz şaşırtıcı görünmüştür. Zira bilimsel düşüncenin yapısı, bilim tarihinin de tanıklık ettiği gibi, bir teorinin (ister 'yanlışlanarak' diyelim, ister 'geçersiz bulunup terkedilerek'!) bir başka teoriyle yerdeğiştirdiğini gösteriyorken, Darwin Teorisi'ni bu alanda 'son sözü söylemiş' gibi kabul etmek, ne kertede bilimsel düşünceyle bağdaşır;-doğrusu, bunu anlamakta güçlük çekiyorum.

Hilmi YAVUZ

13 Mart 2009

Hepimiz Mustafa Balbay'ız

Mehmet Barlas’ı tebrik ediyorum... Filozofik çıkışlar yapmaya pek meraklı Reha Muhtar dostumuzun da buyurduğu gibi, ‘fikirler zıt olabilir; gazetecilik ve yazının kaderi bizim ortak noktamızdır...’

Bu ortaklığın yüzü suyu hürmetine ve de ‘insanlık’ adına Mehmet Barlas oradaydı...

Mustafa Balbay’la dayanışma toplantısındaydı yani...

Diyebilirim ki, toplantıdaki tek aykırı sesti.

Muhtar’lar, Ekşi’ler, Kongar’lar, Türenç’ler, Som’lar, şunlar bunlar, yapıp ettikleriyle zaten Balbay’la ‘omuzdaş’ bir görüntü veriyorlardı ve orada bulunmalarından daha doğal bir şey olamazdı.

Barlas’ın mevcudiyeti bu nedenle önemlidir.

Hem de çok önemlidir...

Bu jest, bu kadirbilirlik, bu yüksek dayanışma duygusu ‘öteki’ne reva görülenleri derin bir memnuniyetle izleyen bazı konseycilere, bazı andıçseverlere, ‘gazeteci’ kılıklı bazı TÜSİAD üyelerine, bazı ‘Alçakları tanıyalım’ müelliflerine, mensup görüntüsü altında çevirmedik fırıldak kalmayan bazı karargah yazarlarına, bazı ‘şişman’ ama ‘mutlu’ müntesiplere, bazı kifayetsizlere, bazı terbiyesizlere kapak olsun...

İstanbul dışında olmasaydım, ben de katılmak isterdim.

Balbay, her şeye rağmen, bir gazetecidir.

Fikrine katılırsınız, katılmazsınız... Elinde kaleminden başka bir silah, bir tamamlayıcı ‘aparat’ bulunmamaktadır.

Birtakım şaibeli yerlerde, birtakım şaibeli kişilerle görüşmüş...

Evinde birtakım gizli belgeler bulunmuş...

Bazı derin mahfillerle uygunsuz münasebetler kurmuş...

Bazı darbe heveslilerine servis yapmış...

Bilmiyoruz.

İddianame ortaya çıkmadan, yargı kesin hükmünü vermeden bu konuda bir yorumda bulunamayız.

Dilerim suçsuzdur.

Dilerim aklanır çıkar ve bir an önce işinin başına döner.

Reha Muhtar dostumuzun da belirttiği gibi, ‘bu, işin adalet tarafı’; bekleyelim, görelim.

Biz şimdilik işin ‘insanlık ve vefa tarafı’yla ilgiliyiz.

Barlas’ı, sergilediği yüksek insanlık duygusu ve gösterdiği vefadan dolayı bir kez daha kutluyorum.

Bugüne kadar izlediğim en güzel ‘mensuplar dayanışması görüntüsü’ydü.

Lafın tam da burasında, bir Ertuğrul Özkök ‘ama’sı gerekiyor...

Güzeldi, ama...

Şu ‘mensuplar’ da kendilerine biraz çeki düzen versin...

İmar izni peşine düşmesin, ‘gazetecilik’ yapsın...

Darbelere, muhtıralara, andıçlara bel bağlamaktan vazgeçsin...

Karargah çıktılarını ‘emir’ telakki etmesin...

Karargahta pişen haberleri süsleyip püsleyip manşetlere taşımasın...

Sadece kendilerine benzeyenlerin değil, ‘öteki mahalledekiler’in de hukukunu gözetsin.

Birtakım şaibeli yerlerde, birtakım şaibeli kişilerle görüşmeyi ve onlar tarafından manipüle edilmeyi ‘gazetecilik başarısı’ saymasın.

Devlet adına devletçilik, hükümet adına hükümetçilik, asker adına askercilik, darbeci adına darbecilik oynamasın.

Birazcık sivil olsun.

Birazcık demokrat olsun.

Birazcık ‘adam’ olsun.

Bu durumda ‘hepimiz Mustafa Balbay’ız’ da, Mustafa Balbay’ın kendisi ne kadar ‘Mustafa Balbay’, zahmet olmazsa, birazcık da bu konu üzerinde düşünsün...

Ahmet KEKEÇ
akekec@stargazete.com

12 Mart 2009

Hadi hayat başla artık

kendi kendime konuşur gibi günlerdir
aynanın karşısında gelmiyor şiirin sonu

seninle aramızdaki her şey iyi ki sevmişim dedirtir
yazdır memlekettir tanımadık bir şehirdir balkondur
sevdiğinin kucağıdır terapi koltuğudur
uydu sanılan yıldızla yıldız sanılan uydu kavgasıdır
karanlıktır
salonun başköşesinde içilen kahvedir
ağıza atılınca tatlanan acı çikolatadır
soğanları eşit kesme kavgasıdır
bilinmeyen yemeklerdir
ziyafettir
biriken bulaşıklar kirlenen çarşaflardır keyiftir
küvetten taşan sulardır durmaksızın kahkahadır
güzeldir işte

hadi hayat başla artık
...
canı simit çeken gurbetçi
bekçidir gecelere
büyümekte bir halt olmadığını anlar küçüklük
üzüntü de bizden değil üstelik

nisan şakası gibi bekliyorum baharı

hadi sevgilim söyle artık hayata
başlasın bir an önce

Esra BALABAN

Âşık-ı sâdık menem...

Aşk imiş her ne var âlemde...

Biz âleme bir yâr için âh etmeye geldik