Bu Blogda Ara

21 Aralık 2009

En uzun geceyi kim bilir?



En uzun geceyi, gökbilimci ya da takvimbilimci ne bilsin!
Sen gecelerin kaç saat olduğunu, asıl, gam düşkününe sor! 

17 Aralık 2009

Hep tasalardan bir çelenk takıyorsun boynuma

NEDEN TANRIM

neden bu ceza bana tanrım
ülkem sanki boyunduruk altında
düşmana bölünmüş insanları
vurulan
arada kalan nazlı bir güvercindir
ben bilirim
ben bilirim savaşı
fırınların önünde esen kokuyla doymayı
neden tanrım bu ceza bana
hangi güle ihanet ettim
tasalardan örülmüş bir çelenk takıyorsun boynuma
hangi kadın eline dokunsam sanki bin yıl elimde
şairlerin dilini çöz tanrım
bir elmanın bir üzümün tadı gibi söyleyelim gerçeği
sanki toprağım düşman elinde.
hangi güle ihanet ettim
hep tasalardan bir çelenk takıyorsun boynuma

Nihat ZİYALAN

16 Aralık 2009

Böyle zengin bir ülkede yaşadığım için çok mes'ûdum.

Danıştay yeni hizmet binasının temeli dün atıldı. Ne mutlu bizim gibi vatandaşlara ki bir hizmet binasına 64 milyon TL (Bakınız gazeteler. Eski parayla 64 trilyon. ) para vermeye gücü yeten bir ülkede yaşıyoruz. Dile kolay; kaç ülkenin buna gücü yeter!

Allah'a ne kadar hamdetsek az. Daha ne isteriz ki!

10 Aralık 2009

Şu ölen genç adam, sizin sıktığınız kurşunun gidip hayatını durdurduğu genç insan “asker” değil “nişanlı”ydı

Küçük Prens'in yazarı ve aynı zamanda pilot olan, uçağı 1944'te vurularak düşürülen ve cesedi de bulunamayan Antoine de Saint-Exupéry bağlamında Enis Batur'un sarf ettiği bu cümleyi, yaşanan şu son üzücü olay dolayısıyla hatırladım.

Evet, amaçları ne olursa olsun, bu olayı gerçekleştiren insanlık nasipsizlerine ve zalimlere haykırmak gerekiyor:

Şu ölen genç adamlar, sizin sıktığınız kurşunun gidip hayatlarını durdurduğu genç insanlar “asker” değil “nişanlı”ydı.

Unutmamak gerek ki zalim yine bir zulme giriftar olur, eninde sonunda.


Ağıt:

Bu dünyada bir nesneye
Yanar içim, göynür özüm
Yiğit iken ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi. (YUNUS EMRE)


22 Kasım 2009

Tantanalı bayram kutlamalarına inanıyoruz da Metrobüs zammına neden inanamıyoruz!

Baştan söyleyeyim: Tantanalı kutlamalara da Metrobüs zammına da karşıyım.

Son zamların özeti ne olabilir o hâlde: Bir şekilde boşalttığımız kasayı başka bir şekilde doldurma zorunluluğu.

Çıkarılacak ders: İsraf her yerde ve her zaman yanlış. Yerel yönetimler çok daha dikkatli olmalı bu hususta.

Yine de uçuk rakamlar harcamayı göze alarak bayram gecesi Boğaz sahillerine topladığınız o insanları, bu kez Boğaz Köprüsü'nden taşıyabilmek için, zamlı tarife uygulamak ve "Boğaz eğlenceleri maliyetinin bir bölümüne" onları ortak etmeye kalkışmak en azından şık değil. Zaten "boğaz" derdine düşmüş insanları bir de "Boğaz" derdiyle fazladan meşgul etmek güzel değil.

Belediyeler, asıl hizmet vermeleri gereken alanlara odaklanıp, hizmet kalitesini artırmanın ve kentlisine en uygun şartlarda sunabilmenin çalışmalarını yaparlarsa çok daha iyi olur. Kendilerinden asıl beklenen de zaten budur.

18 Kasım 2009

Bu şehir girdap gülüm

İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
"Biz Allah’a aidiz ve vakti geldiğinde elbette ona döneceğiz."



Ömer Lütfi METE
1950-2009

Allah rahmet eylesin.


Gülüm şiirinden:

Bu şehir girdap gülüm
Girdapta mehtap gülüm
Feleğin bir suyu var
Su değil kezzap gülüm

Feleğe dayandım gülüm
Öldüm de uyandım gülüm
Öldüm de uyandım

Bu şehir serap gülüm

Serapta mihrap gülüm
Feleğin bir topu var
Mermisi kezzap gülüm

Feleğe dayandım gülüm
Öldüm de uyandım gülüm
Öldüm de uyandım

Yezidin harcı zulüm
Yiğidin burcu ölüm


Feleğe dayandım gülüm
Öldüm de uyandım gülüm
Öldüm de uyandım

17 Kasım 2009

İsim değiştirmeler başlamışken üç teklif de benden!

"Değişim"ler konusunda sıkıntılı bir toplumuz. Değiştirmemiz gerekenleri değiştirmiyoruz (mesela anlayış değişikliği), değiştirilmemesi gerekenleri değiştiriyoruz çoğunlukla (mesela isim değişikliği).

40-50 yıl içinde üç beş kere ismi değiştirilen yerler (mahalle, köy, cadde, sokak vb.) var. Yaşadığınız köyün, mahallenin, şehrin adı birdenbire, size danışılmadan bir gecede değiştirilse neler hissederdiniz? Cevabınızı duyar gibiyim.

Gerekçesi ne olursa olsun (ister bilimsel, ister ideolojik) isim değiştirme eylemi -hele ki ismi değiştirilen yerin sakinlerine danışılmadan yapılanları- hoş değil.

Bu noktada, yakın tarihimizde ismi değiştirilen üç yerleşim biriminin ismini gündeme getirmek istiyorum: Etimesgut, Solfasol, Elazığ.

İlk ikisi Ankara'daki yerleşim merkezleri, diğerini hepimiz biliriz.

Etimesgut adı Ahi Mesut'tan bozma. Etimesgut'un Türkçe ile ya da Etilerle (!) uzaktan yakından ilgisi yok.

Solfasol adı ne kadar müzikal :) dursa da aslının yerini tutmaz. Aslı Zülfazl. "Erdem sahibi" gibi bir karşılığı olsa gerek. Zülfazl adının nereden geldiği araştırılmaya muhtaç. Muhtemelen orada yaşayan bir velî ile bağlantılıdır.

Elazığ daha önce Ma'mûretü'l-Azîz (Aziz'in [Abdülaziz'in] bayındır ettiği şehir), sonra Elaziz şeklinde önceki ismin kısaltması olarak anılmış. Adı, hiçbir makul gerekçeyle izah edilemeyecek şekilde bugünkü şekline çevrilmiş. Tabii ki Türkçeyle uzak yakın ilgisi yok.

Naçizane teklifim: Eğer bu demokratik süreç işlerse, bu yerleşim merkezlerinin ahalisine (ve elbette, benzer durumdaki başka yerler ahalisine) yaşadıkları yerlerin isimlerinin önceki hâllerine döndürülmesini isteyip istemediklerini sormak. Bir nevi referandum yani.

Demokrasimiz de böyle böyle gelişir...

15 Kasım 2009

Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi Dersim?

Muhalefetin bir temsilcisinin "ölme / öldürme / ağlama" olgusu üzerinden geçmişe atıfta bulunmasıyla bir tarihî olay daha göz önüne geliverdi. Konuyla ilgili bazı sorular oluştu zihnimde:

1. Dersim adı, neden hep "ölmeyle / öldürmeyle / ağlama"yla anılmak zorundadır ülkemizde? Ölmek ve öldürmek neden her dönemde bu kadar cazip; başka bir ihtimal akla neden getirilmiyor?

2. "Hak Dersim'i saklasın / Bir yarim var içinde" mısralarının da bulunduğu türkü, acaba o yıllardan mı kalmadır? O döneme göndermesi olan bir türkü müdür bu yanık ezgi?

3. "Dersim" adı türkülerde yaşamaktadır; fakat, gerçek hayattan çıkarılması, o şehir insanının isteğiyle mi olmuştur, yoksa çoğu zaman olabildiği gibi, birileri, bu "çıkarımı" halk adına mı yapmıştır?

4. Son yaşananlar, halkın iyiler-kötüler tablosunu algılayışında / değerlendirmesinde değişikliğe yol açmış mıdır?

Yaşananların "lirik" bir şekilde değerlendirildiği Bejan Matur yazısına buradan ulaşabilirsiniz.

---

Bir İhtimal Daha Var 

Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin (söyle canım ne dersin)?
Vuslatın başka âlem, sen bir ömre bedelsin (sen bir ömre bedelsin).
Sükût etme nazlı yâr beni mecnun edersin (beni mecnun edersin).
Vuslatın başka âlem, sen bir ömre bedelsin (sen bir ömre bedelsin).


Bu iletiye, adındaki söz tuzağına düşüp gelen kardeşim, Nesrin Sipahi'den "Bir ihtimal daha var" parçasını aşağıdan dinlemeye ne dersin/iz?

"Ben dosyayı indirir bilgisayarımda dinlerim kardeşim!" diyenlerse BURAYA tıklasın.

31 Ekim 2009

Dün Dündar bugün bugündür!

Bir "Uğurlu gazeteci" yakın zamanda büyük bir badireden kurtardı ülkemizi. Öğretmenleriyle birlikte "namaz kılmakta" olan öğrencileri özel yetenek sergileyerek enseleyiverdi. Fakat kanım kendisine bu büyük başarıya rağmen yine kaynamadı. Sebeplerime gelince:

1. Esas oğlanımız "Dün dündar bugün bugündür" şeklinde özetlenebilecek batıl bir düşüncenin sahibidir. Daha "dün", kendi özel yaşantısı gündeme getirildiğinde, sunduğu haberlerin önemli süresini, kişisel ve ailesel savunması için ayırmış, ağlamaklı biçimde kamuoyu karşısında masumiyetini, aklığını ispatlamaya ve kendisini anlamamızı sağlamaya çalışmıştı. "Bugün" söz konusu olan başkaları olunca, haber metinlerimiz ve kameralarımız bayağı bir cevvalleşivermiş. Öyleyse vurun abalıya. Yani ki empatinin E'sinden eser yok!

2. Trajik olan bir diğer husus, mezkûr kişinin, yasal olanla olmayanı ayırt edemeyecek durumda bulunuşudur. (Hazret, sıklıkla yasalardan dem vurur çünkü. Yoksa kanaatimce, yasaların da kimileyin topuzunun kaçtığı, vicdan yaraladığı durumlar olabiliyor.) Haber diye sunduğu görüntülerin içinde "yasalara aykırı" herhangi bir görüntüye rastlanmamasına rağmen, buradan malzeme derleştirmeye çalışıyor. Yasaları azıcık umursayan bir adam, yasa dışı hiçbir özelliği bulunmayan "ibadet" görüntülerinden reyting devşirmeye, malum yerlere kendi dilince mesaj yollamaya çalışmazdı.

3. Esas oğlanın çocuk psikolojisinden de zerre kadar haberi olmadığı anlaşılıyor. Bir kalemde bütün çocukları gözümüzde suçlu ilan ediveriyor. Bahsettiği kişiler, çete mensubu, terörist, yankesici veya hırsız değil. Fakat "yere halı sermek, başlarına takke geçirmek" gibi önemli cürümler işleyen bu küçük canavarlar, bugün bunlara cesaret edebiliyorlarsa yarın kim bilir neler yaparlar, değil mi efendim?

Yazık ki ne yazık!

18 Haziran 2009

Bu ezanlar ki...

16 Haziran 1950 tarihi, ezan'ın aslına uygun şekilde Arapça olarak okunmaya yeniden başlandığı tarih olarak kayıtlı. Her toplumun tarihinde olduğu gibi bizde de düzgün okunması, değerlendirilmesi, anlaşılması gereken pasajlar bulunmakta. Cumhuriyet tarihimizin "ezan"la ilgili sayfaları da dikkatle okunmalı. Ezanın tarihi eza'nın tarihi olmamalı. Bizim neslimize ve sonrakilere çok uçuk, imkânsız gelebilecek kimi uygulamalar bu ülkede kendine yer bulabilmiş. Dilerim ülkemiz hızla normalleşen bir yapıya kavuşur.


Bekir Sıdkı Sezgin, Kâni Karaca gibi birkaç değerli zâtın okuduğu, yaklaşık 17 dakika süren çifte öğle ezanını dinlemenizi öneririm. Kulaklarımızın pasını silmek için birebir.

İndirmek için aşağıdaki link üzerindeyken farenin sağ tuşuna tıklayıp "Farklı Kaydet" ya da "Save As" komutunu tercih ediniz. Tarayıcıları uygun olanlar hemen alttaki dinleme çubuğunu da görme ve oradan dinleme imkânına sahip olacaklar. Mesela ben Firefox'ta göremiyorum, Internet Explorer'da görebiliyorum. :))

Dosya İndir / Download.
8.22 MB

07 Haziran 2009

SBS (Sen Beni Sevmiyorsun ya da Sen Benimle Savaş)

SBS (Seviye Belirleme Sınavı) süreci işliyor. Bu hafta sonu cumartesi 8'ler, pazar günü 7'ler bu cendereden geçtiler. Haftaya 6. sınıfları haklarlar artık. Ne de olsa "sevgi" kurallarının işlemediği bir "savaşım" bu.

Görünen o ki, bu sınav adalete, barışa, çocuklarımızın düzgünce değerlendirilmesine yardım etmek bir yana; onların huzurunun bozulmasına, küçük yüreklerde zor kapanacak yaraların açılmasına sebep oluyor. Sanırım, kaş yapayım derken göz çıkarmak tam da böyle bir şey.

Bu seneki 7. sınıf sorularını (özellikle Fen ve Matematik sorularını) gören biri olarak diyebilirim ki, bu soruların önemli bir kısmı, küçük bedenleri haksız bir yarışta eleme amacını geçin, belki cezalandırmak için sorulmuş olmalı.

Hazırlanan sorular, çocukları kandırmaya, insafsızca elemeye, aldatmaya değil; bazı bilgileri öğrenip öğrenmediklerini ölçmeye dönük olmalı. Amaç bu olursa, elbette ki her sınavda onlarca, hattâ yüzlerce birinci çıkabilir. Bırakalım çıksın. Bu sonuç, hiç olmazsa daha dürüstçe olur.

Yetişkin hâlimizle bizim bile zorlanacağımız bu soruları çocuklarımıza reva görenlere Allah akıl fikir vicdan versin.

...

Kızım Elif'in şahsında, sınav sonuçlarından bağımsız olarak, bu badireyi atlatan bütün yavrucaklara geçmiş olsun diyorum. Güzel günler yakın çocuklar...

Siz büyüdüğünüz zaman böyle şeyler yapmayın.

24 Mayıs 2009

Kırım Türklerinin sürgün edilişlerinin yıldönümü

Ne kendi tarihimizi ne dünya tarihini şöyle doğru düzgün öğrenmeden yaşlanıp gidiyoruz. İnsan ne yaparsa yapsın bu gerçeklerle günün birinde yüzleşmek zorunda kalıyor, er ya da geç. Türkiye'yi belli konularda belli dönemlerde köşeye sıkıştıranlar, I. Dünya Savaşı yıllarındaki "kargaşalığı" yıllar sonra, bizim için "idam fermanı" olarak kullanmaya kalkanlar, kendi hesaplarını verebilirler mi acaba?
Amerikalılar "kızılderili soykırımı"nı, Fransızlar Kuzey Afrika'daki "soykırımı", İngilizler -başta Hindistan olmak üzere- medeniyet götürdükleri (!) yerlerdeki soykırımlarını, insanlık dışı uygulamaları şöyle bizim de anlayabileceğimiz bir şekilde dillendirebilirler mi acaba? Hiç sanmıyoruz.

Bu tip insanlık dışı uygulamalardan biri de 18 Mayıs 1944'te Kırım Türklerinin başına gelendir. (Benzer bir trajediyi Ahıska Türkleri de yaşamıştır.) Çok kısa bir süre içinde derdest edilip, apar topar vatanlarından uzaklaştırılan bu kardeşlerimizin hikâyesini, yaşayanların tanıklıklarını ilgili siteden takip edebilirsiniz. Stalin'in yol açtığı bu badirenin, bu acıklı yolculuğun, insanı kahreden sürgünün hikâyesini DJ Bebek çalışmasıyla (Deportacia / Sürgün) müzikal olarak dinleyebilirsiniz. Dosyayı dinlemek veya mp3 olarak indirip bilgisayarında dinlemek isteyenler aşağıdaki linke tıklamalı veya link üzerindeyken farenin sağ tuşuna basıp "Save As" ya da "Farklı Kaydet" seçeneğini kullanmalıdırlar. Kullandığınız internet tarayıcıya veya yazılımlara göre durum farklılık gösterebilir:


Allah zalimlere fırsat vermesin.

09 Mayıs 2009

Anneler ve çocukları için

Ben "Artık uyan!" dedim, uyandın anne!
Yandıkça canın, nasıl dayandın anne!
Zor şeydi, çetin işti doğurmak, lakin
Doğmak ondan kolay mı sandın anne!

Arif Nihat ASYA

30 Nisan 2009

Azerbeycan değil Azerbaycan!

Yazı ve konuşma dilinde, özellikle okumuş kitlenin ağzında ve kaleminde bazı kelimelerin yanlış kullanımı iyice sırıtıyor. Çok kullanılmayan kelimelerdeki söyleyiş ya da yazım yanlışları hadi bir yere kadar örtbas ediliyor diyelim; fakat, hele güncel olayların da etkisiyle her gün belki onlarca kez kullanılmak zorunda kalınan kelimelerdeki yanlışlıklar, erbabının hemen dikkatini çekiyor.

Mesela Azerbaycan kelimesi. Bu kelime ülkemizde çoğunlukla Azerbeycan şeklinde kullanılıyor; fakat doğrusu Azerbaycan. Geçen gün sayın cumhurbaşkanı ve başbakan da Azerbeycan şeklinde kullandılar kelimeyi. Meselelerin çözüme kavuşturulacağı mercilerdeki zevattan, bu ve benzeri kelimeleri doğru kullanmalarını beklemek doğal olsa gerek.

Daha ülkelerinin adlarını doğru söyleyemediğimiz Azerilerin, hayatî meselelerini çözmeye yardımcı olma konusunda iddialı olmamız nasıl beklenebilir?

Yavuz Bülent BAKİLER'in "Can Azerbaycan" ve "Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamardır" isimli eserleri, kelimenin akılda doğru kalmasına yardımcı olsun artık!

Kâni Karaca'nın ibretlik hayat hikâyesi


Bir vesileyle rahmetli Kâni Karaca'nın hayat hikâyesine bakmam gerekti.

Gördüklerim karşısında ürperdim. Temiz sesi ve yüzüyle belleğimde yer eden bu değerli sanatçımızın hayat hikâyesinde yürek dağlayan bir bölüm vardı. Kâni Karaca 2 yaşındayken üvey annesi tarafından kör edilmiş. Babasının ölümünden sonra da öz annesi onu diri diri toprağa gömmeye kalkışmış. Sonra halası tarafından bakılmış. Hafızlık serüveni ve sonrası...

O güzel insana Allah'tan rahmet diliyorum. Mekânı cennet olsun.

Fırsat bulabilirsem onun sesinin de yer aldığı bir toplu ezan örneğini ve onun sesiyle fonlanmış bir modern ezgiyi bloğa eklemeyi düşünüyorum.

06 Nisan 2009

Gittin, taş atarak denizlerime

http://www.polyvore.com/cgi/img-thing?.out=jpg&size=l&tid=369210
Gittin

Gittin, dağ gibi büyüdü yalnızlık
Issızlığın iki ucunda şimdi sen varsın
Tam ortasında yokluğun, yokluğun, yokluğun
O konuşsa konuşur, sussa susarsın

Gittin, taş atarak denizlerime
Halka halka genişleyen anıların kaldı
Girdin, çıkmamak üzere dehlizlerime
Birden yaşamanın hızı azaldı

Gittin boşandı içimde sevincin yayı
Kim öğretecek bana âh sensiz yaşamayı


Sedat UMRAN

Meçhul Öğrenci Anıtı

1994 yılında hediye edilmiş Bütün Yort Savul'lar! adlı kitaptan aktarıyorum aşağıdaki şiiri. Yaşlanmışız. Kitabın arka kapağında "Cumhuriyet şiirinin 'etikçi' ve 'tarihçi', karaşın şairi Ece Ayhan'dan, 'Son Şiirler'e kadar: Tekmili birden." ibaresi var. Şairine rahmet, size iyi okumalar diliyorum:


Meçhul Öğrenci Anıtı


Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.



Ece AYHAN

04 Nisan 2009

Akparti'nin başörtüsüyle imtihanı

Mesele dönüp dolaşıp başörtüsüne, türbana geliyor ister istemez. Ne kadar konuşmak istemesek de, çözümsüzlüğe de itsek, sürekli hatırlatıyor kendisini "örtünme" sorunsalı. Bir yandan bu "sorun"un akılcı ve mağduriyetleri giderici şekilde çözümünü bekleyeduralım, diğer yandan "bindiği dalı kesmek" anlamına gelebilecek "acayip" yaklaşımlara da şahit oluyoruz. Yakın zamanda, bu konulara duyarlı bir arkadaşım tarafından haberdar edildiğim olayla ilgili olarak, bugün rastladığım ilginç bir yazı. Mavi renkli vurgulama tarafımdan yapılmıştır.
ali@
Siyasi Kalvinizm

Gönül isterdi ki, Gaziantep'in Islahiye ilçesindeki örtülü Belediye Başkanı'yla ilgili şayialar, şayia olsun. “Başörtüsüne özgürlük” derken kendi varlığı okka altına gideyazan bir partinin mensubu, belediye başkanlığı için başörtülü adayı şikayet etmeye tevessül etmesin. Gönül isterdi ki, Islahiye AK Parti ilçe teşkilatının yaptığı “zaten başını açacaktı” yalanlaması, inandırıcı olsun.

Ama olmuyor. Hem “iktidara giden her yol mübahtır” diyen Machiavelli ötelerden sırıtıyor, hem siyasi hırsın, ikbal emelinin insanları, 'hak, adalet, dürüstlük' diye başladıkları amacın çok ötelerine savurabileceğini biliyoruz işte müteaddit tecrübelerle. Biliyoruz son tahlilde, en büyük zalimlerin, gözünü hırs bürümüş mazlumlar arasından boy verdiğini.

Islahiye'de AK Parti İlçe Teşkilatı Başkanı ve Belediye Başkanı'nın aynı anda aday adayı olması normal. Genel Merkez'in Teşkilat Başkanı'nı tercih etmesinden sonra, mevcut Belediye Başkanı'nın DP'den aday olması da öyle. Teşkilat'ın temayüle girmiş birinin aday olamayacağı yönündeki itirazıyla rakibi çekilmeye zorlaması da, bir yere kadar anlaşılabilir bir tutum.

Gelgelelim, adaylığı düşen Başkan'ın eşinin aday olmasından sonra teşkilatın yaptığı “Bu aday örtülü, belediye başkanlığına adaylığını koyamaz” itirazı, benim hoşgörü kapasitemi aşıyor. Bugün başörtülü bir kadın bırakın milletvekili-bakan olabilmeyi filan, Kars'ın düzünün belediye meclis üyesi bile olamazken, politik doğruculuk beni kasıyor.

Elbette, AK Parti, tek bir merkezden kontrol edilebilirliği kalmamacasına büyümüş olmakla maluldür. Ve elbette iktidara olan düşmanlığını, bu örneği karine göstererek “bunlar böyle işte” diyebilecek kadar çoğaltmış totaliter dillere de “hadi ordan” demek lazımdır. AK parti mensupları bu hareketi te'dip ve tel'in edeceklerdir, hatta neredeyse eminim, aralarında bunu onaylayabilecek bir kurmay yoktur.

Ama bu mesele medyaya düştükten sonra AK Parti İlçe Teşkilatı'nın çıkıp “nasılsa başını açacaktı” savunusu yapması, “hem örtülüyü, hem açığı aldım kabul ettim” diyen ve demesi de gereken bir partiye aidiyeti sözkonusuysa, lükstür. Bu ifadede çünkü, zımnen “başörtülü adayı şikayet etme” itirafı gizlidir ve komplo iddialarını çürüten de budur. Mühim olan buraya kadar olan bölüm değildir ama. Sonuçta bu, münferit bir ayıptır.

Mühim olan bu örneğin, hem oradakiler, hem buradakiler, hem de şuradakiler tarafından “başörtüsü meselesi mi, o neydi yahu?” denmek üzere olunan bir dönemde vuku bulmuş olmasıdır. “Adam sende, zaten başörtüsü yangında ilk terk edilecekler arasında” yargısının, “usandık artık bu başörtüsü konusundan” bıkkınlığının demir gibi, duvar gibi her tarafımızı kuşattığının hissedildiği ama söylemeye kimsenin dilinin varmadığı bir aşamada ortaya çıkmasıdır. Ve incitici olan da budur.

Siyasete dair yapacağım, insanın adalet duygusunu çürüten ve içinde ne kadar kalınırsa bünyeye o kadar tesir eden 'oksitlenme' eğretilemesine itiraz edecek kimse var mıdır, bilmem. Bildiğim, önünde üç kişinin ceket iliklemesi ve iki alkış duymak uğruna, yola çıkış amacını bile unutabilecek kadar keskinleşebilen “müslüman” tipinin oluşmaya başladığı ihtimali karşısında duyduğum derin teessüftür.

Eskiden “sen bizdensin” şeklindeki gönül çelici aşağılamalarla ederinden az ücrete çalıştırılan; “senin iyiliğin için” denilmek suretiyle vitrinde değil, geri dörtlüde istihdam edilen; “dava asıl orada kazanılır” denilerek, Meclis'e değil, oy toplamak üzere mahalle aralarına yollanan örtülü kimliğin pahası, kişisel siyasi hırsları dizginlemeye yetecek kadar bile olamamış, demek ki…

Çalışmayı ve devamında kaçınılmaz olarak zengin olmayı “Tanrı'ya ulaşma” gerekçesiyle meşrulaştıran Kalvinizm; şehvet, açgözlülük ve hırs gibi insani defoları, insanlığın faydasına kanalize edebilecek manevi bir zemin arayışındaydı, bu yolla 'insan'ın daha iyi bir kul haline gelebileceği inancındaydı. Peki, Türkiye'de de, siyasette başarıyı “Tanrı'nın bir emri” sayarak meşrulaştıran; bu uğurda önüne çıkan her engeli ustalıkla kenara itebilen bir siyasetçi tipi türedi de, bizim mi haberimiz olmadı? O makamda kendisinin bulunmasını “Tanrı'nın hoşnutluğu” ve “memleketin faydası” açısından daha elzem olduğuna kendini ve çevresindekileri inandırabilen siyasi kalvinistler mi sözkonusu? Laikçi reflekslerin gerilim yaratma “tutku”suna karşılık; siyasette başa oynama “tutku”su mu geliştirildi de bizim mi haberimiz olmadı? Vahşi kapitalizmin rekabetine benzer şekilde; siyasi ikbal uğruna, Machiavelli'ye rahmet okutacak kadar “değersiz” davranmanın, bu uğurda rakip başörtülüyse bile başörtüsünden dolayı şikayet edebilecek derecede hırslanmanın, hangi irabda ne tür bir mahalli olabilir mesela?

Oysa insanoğlunun hırs ve tutkuları ne “daha çok çalışarak Tanrı'ya ulaşmak” gerekçesiyle, ne de “Benim Partim ve ben olursak ancak bu memlekete esenlik gelebilir” inancıyla temize çekilebilir. Elbette bunları, geri kalan AK Partilileri muaf ve Islahiye İlçe Teşkilatı üyelerine haksızlık etme ihtimalini yedeğimde tutarak söylüyorum ama hırs sadece kendinden ibarettir; tutku tutkudan, ikbal arzusu da ikbal arzusundan ibarettir. Başka da bir şey değildir.

Özlem ALBAYRAK

30 Mart 2009

Hürriyet'ten başörtüsüne hürriyet yok!

Sandıkta türbanlı görevli Demokratik işleyişin doğal aşaması olan seçim sonuçlarından çok, o işleyiş içerisinde kendilerine görev verilmiş görevli bayanların başörtüleriyle ilgilenen, onları yazılı ve görüntülü haberleriyle (!) ihbar eden, jurnalleyen Kanal D ve Hürriyet gazetesini kınıyorum. Bir faydası olur mu? Hayır. Ben yine de deniz yıldızımı fırlatıyorum sulara. Mavi renkle vurguladığım bölüm, başörtülü görevlilerin işlediği korkunç suçu gözler önüne seriyor(!)

İhbar-haberden bazı cevher cümleler şöyle:

Gazi İlköğretim Okulu’nda da bir kadın sandık başında türbanlı olarak görev yaptı.

Samsun'da saat 08.00'de başlayan oy verme işlemi öncesinde türbanlı olarak görev yapmaya gelen 2 kadın...

Oy kullanma işlemleri başlamadan önce görevli oldukları Atatürk Anadolu Lisesi'ne gelen iki kadın...

Yüksek Seçim Kurulu'nun kararına karşın türbanıyla sandık kurulunda görev yapan kadının...

Sakarya'da bazı sandıklarda türbanlı kadınlar...

...sandık başlarında görevli ismi açıklanmayan üç kadının türban taktığı görüldü.

...bir sandıkta türbanlı bir kadın görev yaptı.

...dikkat çeken kadın görevli, gazetecilerin fotoğraf ve görüntü çekmesine aldırmadan gün boyu seçmenlere pusula ve zarf dağıtarak çalışmasını sürdürdü. Kadın görevlinin ismi ve mesleği hakkında ise herhangi bilgi verilmedi.

Türbanlı görevliye sandık başkanı da dahil kimsenin uyarıda bulunmadığı ileri sürüldü.

28 Mart 2009

Ecel gelmiş can gider; fakat...

Muhsin Yazıcıoğlu öldü. Allah rahmet eylesin. Bu ölüm, kadere imanı olan insanlar açısından kabul edilebilir olacaksa da (Yazıcıoğlu da yakın dönemdeki bir konuşmasında "ölümün anidenliği"ne vurgu yapıyordu.) değinilmesi gereken birkaç husus bulunduğunu düşünüyorum:

1. Türkiye'nin kritik bir güzergâhta olduğu şu günlerde bu müessif ölüm, "şer odaklar" marifetiyle tezgâhlanmış bir ölüm olabilir mi? Bu soru geçiştirilmemeli, Yazıcıoğlu'nun son helikopter "macerası" bütün ayrıntılarıyla ele alınmalı.

2. Arama ve kurtarma çalışmaları açısından ülkemizin içinde bulunduğu durum bu kaza ile yeniden göz önüne gelmiştir. Ülkemizin bütün imkânlarının seferber edilmiş olması bile, kazazedelere neredeyse iki gün sonra ancak ulaşılabilmesini affettiremez. Velev ki kazazedelerin çoğu helikopterin dağa / kayaya çarpmasının tesiriyle ölmüş olsun. Sorumluluk sahibi birilerinin istifa etmesini beklemek hakkımız olsa gerek.

3. Sadece, yaklaşık 20 dakika boyunca sesini duyduğumuz, yardım çığlığını işittiğimiz muhabirin yaşıyor olduğunu varsaysak bile, sonuçta yitirilen "insan canı"dır. Devlet adına görev yapan her kişi "insan hayatının önemi" konusunda özel eğitimden geçirilmeli. İnsan hayatı öncelenmeli. Topluma travma yaşatılmamalı.

4. Fikriyat ve siyaset coğrafyalarının epey bir kilometrekaresi birbiriyle benzer / denk motiflerden oluşan Tayyip Erdoğan'la merhum Yazıcıoğlu'nu, bu üzücü ortamı fırsat bilerek karşı karşıyaymış gibi göstermek isteyenler ancak art niyetli olabilir. Üç beş oy için böyle bir vasatı oluşturmaya çalışanlara BBP'liler, gençler fırsat vermemeli. Metîn olunmalı.

Şimdi, "dua" ve yaşananları sağduyulu olarak değerlendirme zamanı.

Allah bu kazada ölenlerin taksiratını affetsin, onlara rahmet eylesin, yakınlarına "güzel sabırlar" ihsan eylesin. Amin.

ali@

Bu dünya bir misafirhanedir...

15 Mart 2009

Hiç bitmeyecek bir tartışma: Yaradılış mı, Evrim mi?

Bilim ve Teknik dergisi'nin Darwin'e ilişkin kapak konusunun başlattığı 'küçük kıyamet' devam ediyor.

Oysa, herkesçe çok iyi bilindiği gibi, medyanın güncel bir mesele olarak ele aldığı tartışmanın arkaplanında, neredeyse iki yüzyıldır süren bir anlaşmazlık var: Evrim mi, Yaradılış mı?

Ben, aslında bu meselenin, iki büyük felsefe geleneği (İdealizm ve Materyalizm) arasındaki ilişkinin problematik oluşundan kaynaklandığını düşünüyorum. Doğru yaklaşım, Darwin teorisi ile Yaradılış Doktrini arasındaki çatışmayı Bilim ile Din çatışması olarak değil, Materyalizm ile İdealizm karşıtlığının getirdiği felsefi arkaplan üzerinden okumaya çalışmak olmalıdır. Kısaca, Darwin teorisi ile Yaradılış doktrinini, temelde, iki büyük felsefe sistemi bağlamında ele almak gerekir...

Darwin teorisi, maddenin insan zihninden bağımsız olduğunu öne süren Materyalizmin bir türevidir ve bu teori, örtük bir biçimde, maddenin insan zihninin dışında, büyük ve transandant bir zihin tarafından algılandığı önermesini reddeder. Materyalizm, Ateizm'dir;-çünkü insan zihninden öte transandant bir zihnin varlığını kabul etmek, Materyalizmin İdealizme dönüşmesi anlamına gelecektir. Materyalizm, İdealizme dönüşmemek için, Ateizmi benimsemek zorundadır, çünkü...

Darwin'in Yaradılış doktrinini reddedişi, onun, primatın homo sapiens'e dönüştüğüne ilişkin hipotezinin kanıtlanmış olmasından değil (-ki, kanıtlanamamıştır!), bir Yaratıcı'nın varlığını reddediyor olmasından dolayıdır. Darwin'in 'Evrim' teorisi, Yaradan'a, dolayısıyla da Yaradılış doktrinine, Materyalist bir alternatif sunmak adına önesürülmüştür ve işte tastamam bu nedenle, örtük bir felsefi tezdir;- bilimsel bir teori değil! Dolayısıyla bu, aslında Darwinizm'in gerçek anlamda bir teori değil, Bilim'le ilişkisi olmayan felsefi bir ateizmin türevi olduğunu gösterir.

Özetle şu: Tercih, tamamiyle ideolojiktir. Ne 'Yaradılış' doktrini, ne de Darwin teorisi bilimseldir ve dolayısıyla tercih, Darwin hipotezinin arkaplanındaki Materyalist Ateizmle, 'Yaradılış' doktrininin arkaplanındaki Yaradancı İdealizm arasında, ideolojik bir tercihtir. Ve işte tastamam bu nedenle de, tartışmayı Bilim ve Din arasında bir çatışma olarak sunmak yanlışına düşülmemelidir.

Dolayısıyla, birilerinin 'Yaradılış' doktrinine 'zırvalık' demeye ne kadar hakkı varsa, başkalarının da Darwin hipotezine 'uydurma' demeye o kadar hakkı vardır. Hadi, diyelim ya da varsayalım ki, Darwinizm bilimsel bir teoridir: Bilim tarihi, bize, Bilim düşüncesi'nde hiçbir zaman bir 'son nokta'nın olmadığını; bilimsel teorilerin, sadece yanlışlanmadıkları ya da geçersiz bulunarak terk edilmedikleri sürece, dolayısıyla da 'geçici' olarak 'doğru' ya da 'geçerli' kabul edildiklerini gösteriyor. İster Karl Popper'in 'yanlışlanabilirlik' ilkesi açısından bakılarak 'doğru' olmadıkları, ister Thomas Kuhn'un 'yanlışlanmaz, ama terk edilir' ilkesi açısından bakılarak 'geçersiz' oldukları söylensin, bilinen şudur: Bilimsel teoriler, 'mutlak' olamazlar; hiçbir teori, hiçbir zaman, o konuda söylenebilecek en doğru veya en geçerli olanı söylemiş, 'son nokta'yı koymuş değildir... Darwin teorisi de bir istisna değil. Ama bu teoriyi, 'mutlak doğru' kabul etme eğiliminin, özellikle, bilimsel düşünceyi referans olarak alan kesimlerde görülüyor olması, bana daima biraz şaşırtıcı görünmüştür. Zira bilimsel düşüncenin yapısı, bilim tarihinin de tanıklık ettiği gibi, bir teorinin (ister 'yanlışlanarak' diyelim, ister 'geçersiz bulunup terkedilerek'!) bir başka teoriyle yerdeğiştirdiğini gösteriyorken, Darwin Teorisi'ni bu alanda 'son sözü söylemiş' gibi kabul etmek, ne kertede bilimsel düşünceyle bağdaşır;-doğrusu, bunu anlamakta güçlük çekiyorum.

Hilmi YAVUZ

13 Mart 2009

Hepimiz Mustafa Balbay'ız

Mehmet Barlas’ı tebrik ediyorum... Filozofik çıkışlar yapmaya pek meraklı Reha Muhtar dostumuzun da buyurduğu gibi, ‘fikirler zıt olabilir; gazetecilik ve yazının kaderi bizim ortak noktamızdır...’

Bu ortaklığın yüzü suyu hürmetine ve de ‘insanlık’ adına Mehmet Barlas oradaydı...

Mustafa Balbay’la dayanışma toplantısındaydı yani...

Diyebilirim ki, toplantıdaki tek aykırı sesti.

Muhtar’lar, Ekşi’ler, Kongar’lar, Türenç’ler, Som’lar, şunlar bunlar, yapıp ettikleriyle zaten Balbay’la ‘omuzdaş’ bir görüntü veriyorlardı ve orada bulunmalarından daha doğal bir şey olamazdı.

Barlas’ın mevcudiyeti bu nedenle önemlidir.

Hem de çok önemlidir...

Bu jest, bu kadirbilirlik, bu yüksek dayanışma duygusu ‘öteki’ne reva görülenleri derin bir memnuniyetle izleyen bazı konseycilere, bazı andıçseverlere, ‘gazeteci’ kılıklı bazı TÜSİAD üyelerine, bazı ‘Alçakları tanıyalım’ müelliflerine, mensup görüntüsü altında çevirmedik fırıldak kalmayan bazı karargah yazarlarına, bazı ‘şişman’ ama ‘mutlu’ müntesiplere, bazı kifayetsizlere, bazı terbiyesizlere kapak olsun...

İstanbul dışında olmasaydım, ben de katılmak isterdim.

Balbay, her şeye rağmen, bir gazetecidir.

Fikrine katılırsınız, katılmazsınız... Elinde kaleminden başka bir silah, bir tamamlayıcı ‘aparat’ bulunmamaktadır.

Birtakım şaibeli yerlerde, birtakım şaibeli kişilerle görüşmüş...

Evinde birtakım gizli belgeler bulunmuş...

Bazı derin mahfillerle uygunsuz münasebetler kurmuş...

Bazı darbe heveslilerine servis yapmış...

Bilmiyoruz.

İddianame ortaya çıkmadan, yargı kesin hükmünü vermeden bu konuda bir yorumda bulunamayız.

Dilerim suçsuzdur.

Dilerim aklanır çıkar ve bir an önce işinin başına döner.

Reha Muhtar dostumuzun da belirttiği gibi, ‘bu, işin adalet tarafı’; bekleyelim, görelim.

Biz şimdilik işin ‘insanlık ve vefa tarafı’yla ilgiliyiz.

Barlas’ı, sergilediği yüksek insanlık duygusu ve gösterdiği vefadan dolayı bir kez daha kutluyorum.

Bugüne kadar izlediğim en güzel ‘mensuplar dayanışması görüntüsü’ydü.

Lafın tam da burasında, bir Ertuğrul Özkök ‘ama’sı gerekiyor...

Güzeldi, ama...

Şu ‘mensuplar’ da kendilerine biraz çeki düzen versin...

İmar izni peşine düşmesin, ‘gazetecilik’ yapsın...

Darbelere, muhtıralara, andıçlara bel bağlamaktan vazgeçsin...

Karargah çıktılarını ‘emir’ telakki etmesin...

Karargahta pişen haberleri süsleyip püsleyip manşetlere taşımasın...

Sadece kendilerine benzeyenlerin değil, ‘öteki mahalledekiler’in de hukukunu gözetsin.

Birtakım şaibeli yerlerde, birtakım şaibeli kişilerle görüşmeyi ve onlar tarafından manipüle edilmeyi ‘gazetecilik başarısı’ saymasın.

Devlet adına devletçilik, hükümet adına hükümetçilik, asker adına askercilik, darbeci adına darbecilik oynamasın.

Birazcık sivil olsun.

Birazcık demokrat olsun.

Birazcık ‘adam’ olsun.

Bu durumda ‘hepimiz Mustafa Balbay’ız’ da, Mustafa Balbay’ın kendisi ne kadar ‘Mustafa Balbay’, zahmet olmazsa, birazcık da bu konu üzerinde düşünsün...

Ahmet KEKEÇ
akekec@stargazete.com

12 Mart 2009

Hadi hayat başla artık

kendi kendime konuşur gibi günlerdir
aynanın karşısında gelmiyor şiirin sonu

seninle aramızdaki her şey iyi ki sevmişim dedirtir
yazdır memlekettir tanımadık bir şehirdir balkondur
sevdiğinin kucağıdır terapi koltuğudur
uydu sanılan yıldızla yıldız sanılan uydu kavgasıdır
karanlıktır
salonun başköşesinde içilen kahvedir
ağıza atılınca tatlanan acı çikolatadır
soğanları eşit kesme kavgasıdır
bilinmeyen yemeklerdir
ziyafettir
biriken bulaşıklar kirlenen çarşaflardır keyiftir
küvetten taşan sulardır durmaksızın kahkahadır
güzeldir işte

hadi hayat başla artık
...
canı simit çeken gurbetçi
bekçidir gecelere
büyümekte bir halt olmadığını anlar küçüklük
üzüntü de bizden değil üstelik

nisan şakası gibi bekliyorum baharı

hadi sevgilim söyle artık hayata
başlasın bir an önce

Esra BALABAN

Âşık-ı sâdık menem...

Aşk imiş her ne var âlemde...

Biz âleme bir yâr için âh etmeye geldik

24 Şubat 2009

Mim işine nokta koymak

Değerli arkadaşımızın pasını aldım. Mim işlerine nokta koymak için çok iyi bir fırsat. Buyuruluyor ki: "Banyonuzda neler var?" (Kınadığım başıma geldi. Sebebini sormayın.)

Elcevap: Ruhu değil bedeni arıtan / arındıran şeyler... Nelerse onlar işte. Bütün kitaplığı banyoya yığmak / yıkmak işten bile değil; fakat, ortam pek müsait sayılmaz. Ayrıca, kitaplarla bedeni arıtmak pek mümkün görünmüyor; kitap şeklinde yapılmış sabunlar müstesna.

Şimdi ben bu mim'i kimseye paslamıyorum. Bloglarla bağlantısını kesiyorum. Dilerim hiç kimse sahiplenmez.

Bu sondu, inanın.

Fakat vuruşa vuruşa çekileyim. Bu oyunu devam ettirmek isteyenlere bazı öneriler sunabilirim. İlk ve son kez:

1. En son okuduğunuz 500 (yazıyla beş yüz) kitabın adını yazar mısınız?
2. Yerel seçimlerde oy "vermeyeceğiniz" bütün partilerin adlarını sebepleriyle birlikte yazar mısınız?
3. Aklınızdan "ne" geçiyor? Niçin?
4. N'olacak bu memleketin hâli? (Tamam, bunda biraz esinlenme var.)


Hodri meydan.

Sağlıcakla...

15 Şubat 2009

Anam Öldü mü? / Bahtiyar Vahabzade

Bahtiyar Vahabzade öldü. Sevdiğim bir şairdi. Allah rahmet eylesin. Annesinin ölümü üzerine vaktiyle yazmış olduğu lirik bir şiirini yeni Azeri alfabesiyle aktaralım. Bu alfabede x harfi bizdeki gırtlak h'si gibi okunmalı, q harfi bizdeki k'nin kalın okunuşlusunu gösteriyor. Eski alfabeyi bilenler için söyleyecek olursak "kaf" harfinin karşılığı. Bizim alfabeyi değiştirirken dikkate almadığımız bu nüansı Azeri kardeşlerimiz yakalamış. Şiir dikkatle okunduğunda zaten anlaşılabiliyor. Birkaç bilinmeyen kelimenin anlamını göstermeye çalıştım.

ANAM ÖLDÜMÜ?

Nə tez əllərini üzdün dünyadan,
Balanı tək qoyub hara getdin sən?
Necə yox olurmuş bir anda insan,
Elə bil dünyada heç yox imişsən.

Günəş qürub etdi...otaq qaraldı,
Bir anda yox oldun sən xəyal kimi.
İndi düşünürəm: Səndən nə qaldı,
Könlümdə xatirən qara xal kimi.

Məni boya-başa yetirdin, ana
Bizə borclu bildik hər zaman səni.
Sən məni dünyaya gətirdin, ana,
Mənsə yola saldım dünyadan səni.

Sən mənə beşikdə laylay çalmısan
Bu gün laylay çalım sənə məndəmi?
Sənin şirin-şirin laylalarını
Mən sənə qaytarım cənazəndəmi?

"Yuxun şirin olsun" - deyərdin mənə,
"Yuxun şirin olsun" - deyimmi sənə?
Gərək mən başına dönəm-dolanım,
Məni həyat üçün yatıran anam,
Söylə ölümçün
Necə yatırım
Səni mən bu gün?

Bu necə dünyadır, anlamıram mən,
Cilvəsi cürbəcür, rəngi cürbəcür
Dünən nəfəsiylə səni isidən
Bu gün buza dönüb, daşa dönübdür.

Bu necə dünyadır,
İnsan oğlunun
Xəyalı göydədir, özü yerdədir,
Sağ ikən çiynində həyatın yükü,
Öləndə cəsədi çiyinlərdədir...
Bu necə dünyadır, bu necə dünya,
Ölümü həqiqət, həyatı röya.

Dərdimin, qəmimin səndin ortağı, .
Niyə üz döndərdin, bəs niyə məndən?
"Dərdin mənə gəlsin!" - deyərdin axı,
Niyə dərd caladın dərdimə bəs sən?..

Anam, heç kəs səni incitməmişdir,
Mən səni,
mən səni incidən qədər.
İndi kimə açım dərdimi bir-bir,
Kim mənim dərdimə yanar sən qədər?

Evin hər küncündə görünür yerin.
Gözüm axtarcıdır, ana, ay ana,
"Nənəm hanı?" - deyir körpə Azərin,
Mən nə cavab verim, ona, ay ana?

Bilmirəm, bilmirəm bu ölüm nədir,
Həyat var ikən?
Nəfəsin, ay anam, hələ evdədir,
Özün yer altında daşa dönmüsən.

Bu gün yeddin oldu...
anam, yeddi gün,
Bizimlə bərabər ağlar otaqlar.
Sənə,
yalnız sənə,
sənə deməkçün
Könlümdə nə qədər mənim sözüm var.

"Kimləri çağıraq bu gün yeddiyə?"
Xalalar, bacılar soruşur məndən.
Anamdan soruşaq, o bilər deyə,
Sənin otağına üz tuturam mən.

Anam, tapşırıldın ana torpağa,
Bu ölüm, sinəmə çəkdi dağ mənim.
Sən mənim arxamda bənzərdin dağa,
Elə bil arxamdan uçdu dağ mənim.

Qızımın adıdır sənin öz adın.
Bu da göz dağıdır mənə bu gün də.
Son dəfə sən mənə baxıb ağladın,
Surətim məzara getdi gözündə...

Ömrü başa vurdun altmış yaşında.
Altmışın üstündə durub yaşın da.
Artıq sənin üçün dayanan zaman
Mənimçün dolanır...
Gün olur axşam.
Vaxt keçir, sən məndən uzaqlaşırsan,
Mən sənə günbəgün yaxınlaşıram.

Fevral, 1963.

Sahibi öldürülmüş çizgiler


1987'de Londra'nın ortasında teröristlerce öldürülen bir Arap çizer: Naci el-Ali ve kahramanı "Hanzala".
 
  
  
  
  
  
  
  
  
  

29 Ocak 2009

Modernize bir yeni yıl duası

1 Ocak duası...

Dua, ihtiyacımızın giderilmesi için kullandığımız bir araç değildir. Aksine, ihtiyaçlarımız dua etmemizi sağlamak için yaratılmış araçlardır.

Yeni yılın ilk günü de, azami beklenti içinde olduğumuz gündür. On gün sonra geçer. Fırsat bu fırsat o zaman. Bugün, iğneden ipliğe her şeyi sadece O'ndan isteyebileceğimizi hatırlama ve bütün arsızlığımızla isteme günü olsun. Hadi isteyelim...

Allah'ım, 2009'da bana, sevdiklerime, dostlarıma ve bizatihi düşmanlarıma, 'huzur' ver. Ama ben dahil hiçbirimizi huzur içinde gevşeyip tembelleşenlerden etme.

Ben konfor severim Allah'ım, sıcak severim en çok. Sıcak su, sıcak ev, sıcak havlu. Bunların neye mal olduğuna, ne pahasına bunlara sahip olduğumuza ilişkin bir vicdan azabından mahrum etme bizi. Ve dahi, bütün bunlar olmadan yaşama kudreti ver ki, sıra bunları yoksullarla paylaşabilmeye geldiğinde, o gün geldiğinde, hızla başka argümanlar geliştirip geri geri seğirtmeye kalkan kofti adamlardan olmayalım.

Dünyanın zavallı bölgelerindeki işgalcilere 'sağduyu' ve 'merhamet' ver; ve kendi küçük hayatlarımızda işgalci olmaktan koru bizleri. İşgalcinin rasyonalizasyon mekanizmasını çökert. Gerekiyorsa bizimkini de. Kimse 'işgal ettim çünkü bana ihtiyaçları var' diyemesin.

Uyanık görünümlü ahmaklardan, zeki görünen sıradanlardan, marjinalim numaraları çeken ahlakçılardan, muhafazakâr görünümlü puştlardan ve demokrat geçinen faşistlerden korunmamızı sağlayacak dedektörler ihsan eyle. 2009'da insan sarrafı olalım.

Mutsuzluğun büyüğü ile küçüğüne maruz kalmak arasında bir tercih yapma şansımız varsa, avantajlı seçeneğin yanına ışıklı oklar serp. Kör gözümüz görsün...

Tutarlılık kaygımız için ölçüler ihsan eyle. Emrettiğin şeylere uyabilmemizi, yasaklarından kaçınabilmemizi sağlayacak kadar donanımlı kıl.

2009 hidayete erenlerin yılı olmayacaksa eğer, hidayeti yüzyıllar kadar eski olanların inançlarının arttığı bir yıl olsun.

Geçen gün bir adam akrabasının 11 yaşındaki oğlunu öldürdü ve parçalara ayırdı. Üç çocuk bayramda el öpme bahanesiyle kapısını çaldıkları 45 yaşındaki bir kadına tecavüz edip, parasını çaldı. Gazeteler kendi kanından gelen çocuklarla ensest ilişki kuran, onlara tacizde bulunan yetişkinlerin haberleri ile doldu taştı: Allah'ım, 'insan'a neden bu kadar çok saygı duyduğunu anlamamı sağla.

2009, başörtülü olduğum ama çarşaflı olmadığım için, Türk olduğum için ve Türklüğümü bir kibir vesilesi haline getirmediğim için, alt sınıfın dertleriyle kaygılandığım için ve fakat sonuçta bir yeni orta sınıf ferdi olduğum için, demokrat olduğum ama neo-liberal olmadığım için, yurtsever olduğum ama ulusalcı olmadığım için, kadın olduğum için ve pek hanım pek anne bir kadın olamadığım için özür dilemek zorunda kaldığım bir yıl olmasın...

2009 sadece senden özür dilediğim bir yıl olsun. Ziyadesiyle 'şükrettiğim' bir yıl...

Beni ne olduğu çok açık olan zalimlerden ve insafsızlardan olduğu kadar, 'merhamet' ettiği için mikrofon uzatanlardan da uzak tut.

Mağduriyeti bir uzmanlık alanı haline getirmiş olanlarla sahiden mağdur olanları ayırabilmemi sağla.

Global krizi, bu son derece sert finansal çarpışmayı kolay atlatmamızı sağlayacak maddi manevi hava yastıklarıyla donat her yanımızı.

Hava yastığı demişken, 2009'da bol bol kilo verelim istiyorum.

2009'da enerjimiz, sevgimizi ve emeğimizi hak eden insanlara gitsin, nankörlük ve vefasızlık illetiyle zelil olmuş ruhlara değil...

Hayatımızı, maneviyatımızı, zevklerimizi ve iyiliklerimizi artıracak, geliştirecek kimselerle/ kitaplarla/ mecralarla tanıştır bizi. 'Bir kitap okudum hayatım değişti' cümlesini kurmak için yıllardır beklediğim kitabı bu yıl bulmak istiyorum.

Bunlara layık değilsem, üzerime daha çok iş yık. Ki, nerede uyandığımı bilemeyecek kadar meşgul, hayatım üzerinde düşünemeyecek kadar yoğun olayım. Amin.

Nihal B. KARACA

28 Ocak 2009

Sandra Jordan'ın izlenimleri ve Gazze'de yaşamak, can vermek


Sandra Jordan adlı bir gazetecinin izlenimlerini yansıtan bu görüntüler (The Killing Zone),22 Ağustos 2006'da eklenmiş  video alanına. Demek ki bundan en az iki sene önceyi yansıtıyor. İki sene önce böyleydiyse, şimdiyi düşünmek ne kadar korkunç.

Video yaklaşık 50 dakika devam ediyor ve İngilizce. Ancak, bu durum neler olup bittiğini anlamaya engel değil. Her şey o kadar açık bir şekilde olup bitmiş ki!

Videonun ikinci kısmı Gazze'de ölen gazetecileri ve barış aktivistlerini ön plana çıkarıyor. Rachel Corrie hatırdadır.

27 Ocak 2009

Fatma Aliye Hanımefendi Hazretlerine

Güncelliğini koruyan bir konu durumunda Fatma Aliye Hanım. 50 liralık banknot üzerinde resmi olmasaydı kimse hatırlamayacak, tartışmayacaktı sanıyorum. Bu tartışmalara girmeksizin, konu hakkında ufacık bir katkı olsun diye, Ahmed Midhat tarafından 1311 yılında Dersaadet'te (İstanbul) yazılan Fatma Aliyye Hanım yahut Bir Muharrire-i Osmâniyye'nin Neşeti (Fatma Aliye Hanım ya da Bir Osmanlı Kadın Yazarının Doğuşu) isimli kitabın ithaf kısmını aşağıya aktarmak istiyorum. Belki dikkate değer bir şeyler bulunur.

Fatma Aliyye Hanımefendi Hazretlerine,

Sevgili kızım! Altı yedi senedir seninle manevi peder ve duhteriz. Sana henüz hiçbir hediye takdim etmemişimdir. Zihî saygısızlık! değil mi? Fakat sana layık ne hediye bulup takdim edebilir idim? Düşündüm taşındım sana hediye olarak yine senden başkasını bulamadım. İşte bu kitap sensin kızım! Seni sana takdim ediyorum. Kabul etmemezlik edemezsin ya?
Ahmed Midhat