Bu Blogda Ara

30 Ekim 2008

Yalanın Mağrurları, Gerçeğin Düşkünleri

Sıkıntı verici bir yapaylığı, yalanlığı, abartılı bir gerçeksizliği var bizim toplumsal hayatımızın. Bu sebeple ki biraz doğal, biraz yalansız, biraz gerçek olabilmek isteyen herkes yalnızlığa mahkûm oluyor.


Bizi ayakları yere basan bir topluluk yapabilecek her fırsatı, klişelere alıştırılmışlığımız, klişelere yatkınlığımız, klişelere düşkünlüğümüz sebebiyle çarçur ediyoruz. Klişelerimizi bu kadar çok seviyor oluşumuzun acı bir sebebi var: Biz klişeleri dışındaki her şeyi ellerinden alınmış bir toplumuz. O kadar çıplak bırakılmışız, o kadar yoksul bırakılmışız ki, özgüvenimiz, aidiyetimiz, toprağa uzanan köklerimiz o kadar hırpalanmış ki, dünyayı anlamaya bile çalışamıyoruz. Yok buna cesaretimiz!.. Anlamaya yeltenseydik de muhtemel ki caydırılacak, püskürtülecektik.

Doğaldır ki döne döne muvazenemizi yitirmiş hale geldik bugün. Gönül dolusu sevmeye hazır olduklarımızı sevmemize izin yok. Sevmeye hiç gönüllü olmadıklarımızı sevmemizse mecburi... Yalanı uzun uzadıya yaşayıp duruyoruz ya, ne sevebildik, ne adam gibi nefret edebildik heba olup giden bunca yılın sonunda.
Büyük laflara inanmak, içi boş vaatlere ömür bağlamak, yüksek sesle söylenince her yalanın gerçeğe dönüştüğünü zannetmek gibi bir zavallılık içindeyiz. Kalbimizin bir yerlerinde gerçeğin sızıldıyor oluşu bizi asla değiştiremiyor. O sızıyla yaşamayı bilirdik hiç değilse şimdiden. Şimdi aklımızın üstüne yatıp "kolestrol" diyoruz buna.

Gazetelerde okudum, dünyanın fazla ileri gitmişleri insanları görünmez kılan bir gözlük yapmış. Nesi ilginç ki bunun! Biz zaten çok uzun zamandır görünmez insanlarız. Evet yollarda yürüyoruz, otobüsleri hıncahınç dolduruyoruz, sabahları sırtına hayatın yükü bindirilmiş uyku mahmuru köle çocuklar olup okul-kurs-dershane değirmenine doğru seğirtiyoruz. Ama görünür olan sadece şu: Bizler görünmeziz. Hayatın gölgeleriyiz biz!

Bolca tören yapıyoruz, bolca nutuk atıyoruz, bolca geçit düzenleyip ne kadar çelikten bir sarsılmazlık içinde olduğumuzu haykırıp duruyoruz. Çıkardığımız bunca gürültü, tellere konan küçük kuşların huzurunu kaçırıyor sadece. Bütün bu sarsılmazlık gösterimiz de gösteriyor ki biz kırılganız. Gerçeğin karşısında titreyen bir kırılganlığız biz. Adımızın önüne eklediğimiz bütün o afili nitelikler, cakalar, egolar örtmüyor bu kırılganlığı, bu ürkekliği, bu yanlışlığı, bu yapayalnızlığı...

Kelimeleriz yok artık, sözlerimizin içi boş, anlamlar başka baharlara ötelenmiş. İnsan olmaya yetecek anlamları biriktiremiyoruz artık zihnimizde. Can havliyle rakamlara sarılıyoruz bu yüzden. Rakamlar yeni gözdemiz. Yeni yalanımızı rakamlardan örüyoruz. Olabildiğince yüksekliğe, olabildiğince derinliğe, olabildiğince genişliğe sahip olsun istiyoruz yalanımız. Oysa yalan tabiatı icabı küçük ve basit bir şey... Onu bu kadar büyük bir kalıba doldurabilmek için karikatürleşmemiz gerekiyor hepimizin. Saçmalıklarla geçen bunca yıldan sonra zor olmuyor elbet bu!

Bu yalan dünyalarda, bu ışıltılı karanlıklarda, bu iskambil şatolarda kendine yer bulamayanların, içindeki o ince sızıya yalanın yıllar yıllar yıllar süren uzun saltanatı boyunca sağırlaşamayanların işi zor bundan sonra. Gerçeğin gün gün tedavülden kalktığı bu dünyada, başlarını sokacakları tek çatısı olmayan bir dünya bekliyor çünkü ruh sahiplerini. Yalanın mağrurları gün gün teslim alıyor gerçeğin düşkünlerini...

Gökhan ÖZCAN

29 Ekim 2008

Ve neden leylak rengi bir hüzün memleketim

ÇIĞLIK

cinnet hesaplarında çarmıha gerin beni
ikrarında yol bulmaz karanlık hüviyetim
kentin meydanlarına apansız serin beni
-çoluk çocuk görmesin çağın çoban faresi-
katlinden sual olmaz garip bir cinayetim

...duydunuz mu -camlarda ölü bir kadın başı
çılgın kahkahalarla yarasını sarıyor
savrulan temmuzlarda iki örgü saçları
günahlara uzanmış çeliğin ciğerine
neveser makamında tabutunu arıyor...

gece- bir çığlık olup kalmıştır ikiye bir
arabesk şarkılarda namus uğruna yetim
bir de yağmur hafiften yorgun pencerelerde
uzunyol şoförünün sabrında gül büyütür
gelir sonra harami gözlerini götürür
-benim bu devran içre bak budur şikâyetim-
neden bütün hayatımız ısmarlama bir şiir
ve neden leylâk rengi bir hüzün memleketim

...bizimkisi bir sevdâya geçmiş günler aramak
saçlarımın ucunda bağımsız siyah bir gül
katli vacip ömürlere merhabalar sunuyor
oysa sınır boylarında alevden üç-beş yaprak
için için hasretin kıblesinde yanıyor
biraz ıhlamur kasrı üstüne biraz toprak...

gözlerin neden ıslak bir meydan saatinde
inkârı sevmiyorum hayır hiç sevmiyorum
bu iklimde biraz daha yaşamaksa niyetim
sana yelkenlerini bırak gel demiyorum
çünkü med-cezir vakti ne olur allah bilir
kahve köşelerinde neveser şahsiyetim
orda taşkent sabahı burda kırgın uçurum

...cehennem telâşının eflâtun kırbacında
itibar hükmündeki zulümlere düşmüşsün
trenler mütevekkil geceler devşirirken
erzincan yollarında muavin koltuğunda
ahrete selâm verip ne güzel büyümüşsün...

ve çünkü leylâ artık leylâ değirmenleri
üstü biraz muhacir altı hepten göçebe
kalbim ağıt gecesi - ambulans sirenleri
geriye çekmek için devrilen trenleri
saklambaç oynuyorlar ama benim hep ebe
ben sizi çok görmüştüm -isminiz neydi- sobe
bizim çağımız gülüm neden böyle göçebe

          Sefa KAPLAN

İçli Şiir

Aradım seni yâr

Tüm bakışlarında
Ve yokluğunda bakışların

Rüzgârda entarilerde o yanda bu yanda
Dokunup geçmesinde ellerin
İçi dolu sürahilerde

Gölgesinde gürgenlerin
Aynı menekşelerde
Kokularında yatanların

Korkusunda orda olmanın
Cin çarpmış zamanlarımda
İşe yaramaz anlarımda

Canlı büyüyen seninle
Yeşeren umutta

Son öpüşe
Yükselen toprakta

Seni aradım yâr
Düşen çiyde

Hani uçan giz
Fındık ağacında

Sürekli gidip
Gelir dere

(...)
Yâr seni orda aradım
Sorgusuz sualsiz
Burda aradım

Seni aradım yâr
Ötüşünde karatavuğun
Geçmişi söyler ya gelecek arasında
Kurmak istediği sürede

Işıkta kamışlarda
Yakınında unutulmaz gölcüklerin

Bedenlerin nazlı eğilişi
İşlevlerine başlamaya sabırsız bedenler

Seni sevinçlerimde
Buldum yâr

Koyulaştırdık birlikte
Akşamı.

                    Guillevic

18 Ekim 2008

'Yarısı şiir olan bir yaratığım ben'

Çocuk ve Allah şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın hatırasına hürmeten (aliturka)


MURAT TOKAY
İlkokuldayken bir 29 Ekim programında kalabalıklar önünde okuduğum ilk şiir, Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya aitti. Mustafa Kemal'in Kağnısı'nı yıllar sonra şairinin karşısında yeniden okurken heyecanlı ve şaşkındım. Şimdilerde 94 yaşını süren Fazıl Hüsnü Dağlarca ile yeni şiir kitabı 'İçimdeki Şiir Hayvanı'nı konuşmak üzere Kadıköy'de, adını taşıyan sokaktaki evine gittik. 74 yıllık yazı hayatına 138 kitap, on binden fazla da şiir sığdıran Dağlarca 'şiire adanmış bir ömür' olarak karşımda duruyordu.
Yaklaşık 3 saat süren söyleşi boyunca bütün sorulara usul usul, tane tane cevap verdi. İlerlemiş yaşına rağmen geçmişe ait detayları atlam adan, yeni projelerinden, şiirlerinden söz etti. Türkiye'nin gündeminden uzak değildi. Yeri geldi güncel konuları yorumladı, espriler yaptı. Annesini anlatırken masum koca bir çocuk oldu. Hâlâ eser veriyor olmasını "Allah'a inanan bir adam" olmasıyla açıklarken, "Ben şimdiye kadar Allah'tan ne istemişsem Allah bana vermiştir. Sağlık istedim onu da verdi." diyordu. Evet, Dağlarca, her gün sabah 09.00'da kalkıp gece 23.00'te yatıyor. Ciddi bir sağlık sorunu yaşamıyor. Her gün Türkçe'ye yeni bir kelime kazandırmak için çaba sarf ediyor. Hırkasının bir yakasında nazar boncuğu diğerinde Ayetel Kürsi taşıyor. Biz de Türk şiirinin yaşayan en büyük şairine maşallah deyip uzun ömürler diliyoruz.

Hocam, Allah uzun ömür versin. Artık kitaplarınızın sayısını unuttuk. 'İçimdeki Şiir Hayvanı' kaçıncı kitap?
İçimdeki Hayvan, yüz otuz sekizinci kitap. Kitaptakiler son bir yıl içinde yazdığım şiirlerin bir bölümü.
İlk şiiriniz 1933 yılında İstanbul dergisinde yayınlandı. Yaklaşık 74 yıldır şiir yazıyorsunuz. Sizi bu uzun yolculuğa çıkaran şey neydi?

Bu soruya nasıl karşılık vereceğimi bilemiyorum. Gerçeği söylemeden önce bulmak gerekir. Ben bu yaratığın karşılığını ne şimdi ne daha önce bulabilmiş değilim. Arada bir öyle duyuyorum ki, şiir bir insandır. O beni dinlemektedir. Ben şiir olarak ona kendimi yazdırmaktayım. Olay böyle mi oluyor ya da herkesin gördüğü gibi ben mi şiir yazıyorum? Sanıyorum ilki daha doğrudur. Şiir yazan bir adam olarak ben ona kendimi yazdırıyorum. Şiir, küçüklüğümden beri en az benim yarımdır. Yarısı şiir olan bir yaratığım. Diyebilirim ki, kimi günler şiir yanım daha ağır basar, elli kilo gelir. İnsan yanım daha yenik kalır, diyelim kırk kilo. O kırk kiloluk adam, hem elli kiloluk öbür yarısına meram anlatıyor hem de sizin aracılığınızla sayısız okuyucuya kendisini söylemekte. Duyabildiğim yalnızlığı anlayabiliyor musunuz?
Nasıl bir ortamda şiire başladınız?
Benim yetiştiğim günlerde, beş-altı yaşlarındayken, evin büyük çocukları lise düzeyinde idiler. Onların konuşmalarını dinlerdim. Konuşmalarını anlamadan sezerdim. Ama içimdeki başka biri, bunları anlıyor gibiydi. Kullandığım sözcüklerin başka türlü de kullanıldığını duyardım, irkilirdim. O zamanlar işittiğim bir masalın tekerlemesiyle bu sözcükleri birleştirirdim. O masallardaki kapılar, açılırken 'hoş geldin' diye ses çıkarırmış, kapanırken 'güle güle' diye seslenirmiş. Bu masal kapılarına öyle inanmıştım ki, evimizin kapıya giden yoluna ve kapıya çakmaktaşları döşeyerek bu sesleri çıkartmaya çalıştığım olmuştur. O zamandan kalma çocuk, hâlâ bunun olacağı kanısındadır.
Annenizin Yunus ilahileri okuduğunu bir söyleşinizde ifade etmiştiniz. Çocukluk günleriniz şiirinizi nasıl etkiledi?
Annemin ilahileriyle büyüdüm. Gene annemin ev içindeki namazları, üzerimde etkili olmuştur. Annem namaza durunca biz kendiliğimizden oyunlarımızı durdururduk. Kitap okurken, kitap okumayı durdururduk. Bir ezan sesi dinler gibi içimizde bir namaz sesi dinlerdik. Gövde kımıldamaları ile oluşan bir namaz sesi... Annemin yüzü namaz süresince değişirdi sanki. Bizden uzak olurdu. Bu uzaklık bana bütün kardeşlerimden daha çok dokunurdu. Belki de şiirimin oluşum sesleriydi bu. Evimizde şiire en yakın kişi hep annem olmuştur. Hasta kardeşimi kucağında küçük sallantılarla uyutmaya çalışan annem, bana kitaplar dolusu duyarlıkları bir iki saniye içinde duyurabilirdi. Gençlere şunu öğütlerim: Şiir yazmak istemiyorsanız, annenizi izlemeyiniz! Yemek yaparken, size dokunurken, babanızla konuşurken... O, bin bir anne olur.
Dağlarca'da şiirin karşılığı nedir?
Bende şiir, Tanrı fikrinin, Tanrı inancının hemen önüdür. Şiire inanılmasa Tanrı'ya ulaşmak olanaksızdır. Bu düşüncenin ayakları, şiirin ayaklarıdır. İman, şiir yapısının Tanrı fikrine ulaştığı yerdir.
İlk şiirlerinizi kaç yaşında yazmıştınız?

Yedi yaşlarımdaydım. İlk şiirlerimi gösterdiğim öğretmen, beni paylamış; yazdığım şeyleri anneme-babama sunmamamı söylemişti. Benim inandıklarıma inanmamıştı. Ben de ona inanmamıştım. İtham edilmem, manasını bilmediğim bu sözcüğün yüzüme vurulması, beni çok kızdırmıştı. Öğretmene, 'İstediğiniz konuyu veriniz, bunun cevabını hemen burada yazayım.' diye kafa tuttum. Verdi, yazdım. Özür diledi. Hiç unutmam, bir gün bir yaramazlıktan ötürü hoca bana bir dize yazdırdı. Bu dizeyi defterine yüz kere yazacaksın, öyle evine gideceksin dedi. Yüz kere yazdığım, Tevfik Fikret'in, 'Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer.' dizesiydi. Tevfik Fikret'in kitabı bizim evimizde el kitabı gibiydi; yabancım değildi. Rahmetli öğretmenimi burada saygıyla anıyorum. Şuracıkta söylemek isterim, öğrenciler öğretmenlerin başarılarıdır; ya da başarısızlıkları.
Yüzden fazla şiir kitabınız var; ama 'Çocuk ve Allah' çok okundu, sevildi. Şiirimizin baş yapıtlarından biri oldu. Bunun nedeni neydi sizce?

İki büyük boyutu yan yana getirmem, kitaba bir gerçeklik katmıştır. Çocuk gerçeği ile Tanrı gerçeği orada birbirini kucaklamıştır. Eski bir söz var ya, hep söyleriz. 'Neylerse güzel eyler' deriz. Öylesine bir anlatım olmuştur Çocuk ve Allah. Bir program, bir tasarım olmuştur.
Ses ve söyleyiş olanaklarını sürekli zenginleştirdiniz. On binden fazla şiire imza atan Dağlarca bunu nasıl başardı?
Bunu başarmak gayet kolay. O şiirde yazdığın konuyu, zamanı giyineceksin. O zamanı, o konuyu üst-baş yapacaksın kendine. Ondan sonrası gayet kolay. O da uzun tecrübelerle oluyor. İnsan kendini değiştirebilmeli. İçerde beyin bir hazırlık yapıyor. Mazi bölümünü, anılar bölümünü getiriyor. Allah'a şükür benim bir gücüm var. Şimdilik söylüyorum, hangi yaşa gelirsem geleyim, hayatımın her anını hemen hatırlıyorum. Çocukluğumu anlatırken hatırlamakla kalmadım. O anın içine girdim. Benim bugün 138 kitabım varsa, bu evvela doğanın bana verdiği büyük bir bağıştan ötürüdür. Yaşama bağışından ötürüdür. Her çaba zamandan koparılmış bir şanstır. Evvela bir yaşama şansıdır. İnsanın daima eseri kendisidir. Her şiiri yazarken ilk yazdığım, ilk düzelttiğim şey kendimdir. İnsan kendini düzeltemezse, yaptığı eseri daha olgun, daha okunası bir duruma getiremez. Okunası kelimesini şimdi kullanıyorum da çok da güzel bir kelime. İşte herkes günde bir tane kullanılmamış Türkçe kelimeyi kendi müfekkiresinden bulup çıkarsa, Türkçe gerçek kalıbını bulur. Biz kendi dilimizi unutan bir acayip kitleyiz. Bununla mücadele, bir Dağlarca'nın değil, on Dağlarca'nın yapacağı bir iş değil. El birliğiyle, birlikte yapacaz. Bakkalı, öğretmeni, şoförü... Beraber çalışacağız. Bu güzel dilimizi işleyeceğiz. Açıkça söyleyim, bu dil olmasa Fazıl Hüsnü Dağlarca olmazdı. Bu adamı o yaptı, inanın!
Dağlarca'daki tema zenginliğini ve çeşitliliği hiçbir şairde göremiyoruz. Çocuk, evren, Kurtuluş Savaşı, Vietnam, destanlar... Bu çeşitliliğe nasıl ulaştınız?
Çok çalıştım. Hatta benim bir kitabım daha var yayınlanmadı. İşi hücreden başlatıyorum. Fransız Devrimi'ne kadar gidiyor. Şiir, çok büyük bir kaptır. Kaderle oynayan bir saha, şiir. Gerçekte şiir, inanan insanın doktorudur da. Ben Allah'a inanan bir adamım. Nasıl inanırım ama? Şu masa gibi... Hayalî değil. Ben şimdiye kadar Allah'tan ne istemişsem, Allah bana vermiştir. Şunu iftiharla söyleyebilirim. Türk edebiyatında 94 yaşına gelmiş hâlâ eser veren tek insan benim. Eskide yok, inşallah gelecekte olur. Bu neden var; çünkü ben Allah'a inanmış bir insanım. Ben namaz kılmam, oruç tutmam, o başka... Neden yapmadım? Bir defa askerlikte imkan yoktu bir... İki, askerlikte su bulamazdık. Askerin zamanı yoktu.
Dağlarca'nın şiiri; Garip şiiri, İkinci Yeni, Toplumcu Gerçekci akım gibi aşamalara eklenmeden kendi bağımsız çizgisinde gelişimini sürdürdü. Niçin hiçbir kuşağın içinde yer almadınız?
Ben o davranışları yapay gördüm. Kendi şiirimin kökenini biliyorum. Sonra anlatımını, sentaksını kendim koymuşum. Onun için kendi yolumda gittim. Sonra onları derinliksiz buldum. Orhan Veli'yi severdim de derinliği yok. Şiirde derinlik, birinci vasıf. Bir takvim yaprağı gibi okunup atılmayacak. (Takvime güzel bir karşılık buldum. Bunu da yazın. Maliye Bakanı var ya, Kemal Unakıtan... Onun soyadından çıkardım. Takvime 'günakıtan' diyorum artık. Çok kullandığımız takvim sözünü atmamız gerek.)
'İçimdeki Şiir Hayvanı' bana, Cemal Süreya'nın "Fazıl Hüsnü'nün şiiri benzersiz bir yaratığın soluk alıp vermesi gibi bir şeydir." cümlesini hatırlattı...

Cemal Süreya, sevgili arkadaşım benim, şiirimi en çok anlayanlardan biridir. Zaten benim için, şiirim için en çok yazı yazan o olmuştur. O, daha öğrenci iken yanıma gelmişti. Benim şiirimle yakınlığını yüzüme söylemişti. Ölünceye kadar benim şiirimi savunmuştu. Bana hayatta en çok saygı gösteren insan da o olmuştur. Beni ne zaman görse elimi öpmeye kalkmıştır. Dargın olduğum zamanlarda bile böyle davranmıştır. Bu, benim için çok güzel bir yazı yazdı gençliğinde. Ben dedim ki, senin düz yazın çok iyi. Mantıki ve süslerden uzak bir yazı biçimin var... O, şiirinin adını anmadığım için biraz üzülmüş, sonradan bana söyledi. Ben senin şiirini yadsımadım, senin ikinci vaziyetini söyledim. Aramızda böyle bir soğukluk geçti. Ama hemen kapattı. En son yüzüne de söyledim. Onu bazı insanlar aldılar, tuttular, siyasi bir yazar yaptılar. İşte orada şiiri kötüledi. Ne yazık ki ölümü de yaklaşmış. Feci bir şekilde öldü. Ona çok üzüldüm. Oğlu tarafından öldürülmüş. (M.T: Doktorlara göre Cemal Süreya şeker komasından öldü. Ama oğlunun şiddet uyguladığı, dövdüğü de yıllardır bir iddia olarak konuşuluyor.)
Şiirlerinizde toplumsal bir duyarlılık her dönemde var. Sizin için idealist bir şair diyebiliriz. Şiirle neyi gerçekleştirmeyi düşündünüz?
Şiirde bir defa ulusumun Türkçesine bağlılığını ve ona olan sevgisini, ona olan emeğini hep sürdürmesini, yaşayarak göstermesini istedim. Bu amacım, bugün bile yazdığım her dizeme sebeptir. Bir çaba kaynağıdır. Dilimizi daha büyütmek, anlatım gücünü bütün yeryüzüne göstermek isterim. Zaten şiirlerimin bir amacı da odur. Şiirlerimin yeryüzüne yayılması Türkçenin başarısının yeryüzüne yayılmasıdır. Beni sevindiren de ancak budur. Yoksa Dağlarca'nın ulusal bir şair olması tek başına beni sevindirmez.
Yirmiden fazla çocuk kitabınız var. Çocukları hiç ihmal etmiyorsunuz.
Çocuklar zaten bende her bakımdan yarının göstergeleridir. Onu ihmal edersek neye güveneceğiz?
Çok sayıda şiir yazmanızın düzyazıdan uzak kalmanızla ilgisi var mı?
Vardır... Ben, düzyazıyı severim. Öyle kitaplarım da vardır; ama şiir, evrene daha yakındır. Şiirde bir mısra ile söylediğiniz şeyi düzyazıyla söyleyemezsiniz. Şiirde, hayatımızın en büyük zenginliği olan duyarlılık vardır. Zaten şiirin iki ayağı vardır. Bir imge ayağı yani hayal gücü ayağı, ikincisi de içtenlik... Bu ikisi düzyazıda da olur; ama şiirde daha kolay ve çabuk olur ve birbirine daha çok yakışır. Onun için kendimi anlatmakta şiiri seçtim. Ama şiir deyince öyle basmakalıp şiir değil. Zenginliğini yaşatan bir şiir. Benim bazı şiir çevirmenlerim, şiirlerimin Batı'daki dillere sığmadığını haber veriyorlar. Bundan da büyük, ayrı bir mutluluk duyuyorum.
Kaç kitabınız çevrildi?
50'den fazla kitabım yabancı dillere çevrilmiştir. Yaygınlığı çok daha fazla; ama kitap olarak 50'dir.
Dağlarca anlaşıldı mı? Şiirinize değeri ölçüsünde kıymet verildi mi?
Hakkımda on-on beş kitap çıkmıştır. Verilmese bile o yolda yürüyüş başlamıştır. Bana olan ilginin artması, yazdıklarımın değerini bulduğunu, birilerince okunduğunu gösteriyor. Bu, beni sevindiriyor.
Birçok şairin takipçileri, taklitçileri olmuştur. Dağlarca, Türk edebiyatında tek başınadır. Niçin takipçileriniz yok?
Evet, bazıları çabalıyorlar. Ama çabalamayanlar bile, okuduğum şiirlerinden anlıyorum ki, beni derinden okumuşlar. Zaten şiir, bu kadarıyla birbirine geçer. Öteki türlü geçme, daha belli olan geçmeler yaşamaz. Benim şiirlerimi iyice okuyanlar, bilerek bilmeyerek faydalandığımı elbette görmektedirler. Ben göremesem de, bunu sezebilirler. Çünkü şiir, okunduğunun yadsınmaz olduğunu bilir.
'İçimdeki Şiir Hayvanı' ilham perisine mi karşılık gelir?
İlham perisi demek, bunu çok basite indirgemektir. Evet o, taa küçüklüğümden beri şiir yazmak istediğimin öyküsüdür. Doğanın bana sığmadığının yansımasıdır. Şiirde açıkça söylüyorum; beni zorlayan bir şey, ona karşı savunma halinde olduğunu itiraf ediyor. Ondan kurtulamadığını, onu yaşattığını açıkça söylüyor. İçine oturmuş, işgal etmiş. Hem ona tabii bir oluşum vermiş. Hayat lokması vermiş.
'İçimdeki şiir havyanı gece gündür açtır' diyorsunuz. Siz yazdıkça doyan bir şey...
Bütün kitaplarımın özetini söylemişimdir. Onun tadını hissettiğimi yazamıyorum. 75 senedir bir itirafı söylüyor.
Niçin 'hayvan' dediniz?
Hayvan gibi çünkü canlı, ölümsüz. Hayatın kendisi ölümsüz. Mikroplar sende ölüyor, ötekine geçiyor. Şiiri bir hayvan olarak düşün. Bazılarından bazılarına geçiyor. Sürüp gidiyor. Kimse diyemez ki şiir benden başladı, kimse diyemez ki benden sonra ölecek. Ben, bu hayvan benden geçerken fotoğrafını çektim.
Belli bir şiir yazma vaktiniz var mı?

Vaktim yok. Ben bir nevi şiirin bakıcısı gibiyim. Şiir hayvanı acıktıkça iki üç günde bir şiir yazıyorum.
Birçok şair ileri yaşlarda ya şiiri bırakıyor ya da şiirinin kalitesi düşüyor. Siz hâlâ yeni ses ve söyleyiş arayışındasınız...

Benim şiir sevgim başka. Şunu diyebilirim. Beni toz yapsalar. Herkese verseler, sayısız kişiye yeterim şiir yazmak için. O tozu parmaklarına sürseler yazarlar.
Günümüzün edebiyat ortamını takip edebiliyor musunuz?

Edebildiğim kadar ediyorum. İktisadi kültürel sebeplerle bir genel düşüş var. Bir defa ne yazık ki kimse birbirini okumuyor. Okuyanlar eski şiiri okumuyor. Şiir, eski yaygınlığını yitirmiştir. Bir kültür düşüşü oldu. Sağcı, az sağcı; solcu, az solcu gibi... bölümler çıktı ortaya. Herkes, öbür taraf 'tukaka' kanaatinde. Ben şanslı adamım, çok eski olduğum için beni sağcılar da severdi. Şimdi şiirde kötüye gidiş var. Bütün tevazuumla söylüyorum. Türk şiirinde bir Dağlarca daha bulamazsınız. Bu kadar bir budala bulamazsınız!
Genç şairlere muhakkak Dağlarca'yı okuması salık verilir. Neden?

Çünkü Dağlarca vezinden gelmiş bir adam oraya. Lisede inan, onuncu sınıfta yirmi bir şiir yazdım. Yirmi biri de başka bir vezinde. Bütün derslerimde şiir yazdım. Hepsi başka bir vezinde. Böyle bir çocuk var mı şimdi? Hocası yazamaz... Bizde aşk, şevk, hırs vardı.
Gençlere bir cümleyle ne söylemek istersiniz?
Genç arkadaşlar, Türkçeye inansınlar. Türkçeye inanmak, bütün hayattaki başarılarının basamağıdır.

DAĞLARCA'DAN
-Takvime yeni bir karşılık buldum; Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın soyadından çıkardım. Takvime 'günakıtan' diyorum artık.
-Şiire inanılmasa Tanrı'ya ulaşmak olanaksızdır.
-Hangi yaşa gelirsem geleyim, hayatımın her anını hemen hatırlıyorum.
-Ben Allah'a inanan bir adamım. Ben şimdiye kadar Allah'tan ne istemişsem, Allah bana vermiştir.
-Türk edebiyatında 94 yaşına gelmiş, hâlâ eser veren tek insan benim.
-Şiirlerimin yeryüzüne yayılması, Türkçenin başarısının yeryüzüne yayılmasıdır.
-Ben bir nevi şiirin bakıcısı gibiyim. Şiir hayvanı acıktıkça iki üç günde bir şiir yazıyorum.
-Beni toz yapsalar, herkese verseler, sayısız kişiye yeterim şiir yazmak için. O tozu parmaklarına sürseler yazarlar.
-Türk şiirinde bir Dağlarca daha bulamazsınız. Bu kadar bir budala bulamazsınız!
(*) (Kitap Zamanı, Sayı: 13, 5 Şubat 2007)