Bu Blogda Ara

23 Mayıs 2008

Rüzgârlı Pazar

İğde kokusuna tutunmuş gidiyordum.
Hazirana yakın, Mayıs'ın bilmem kaçı.
İğde nerede?
Otoların geçtiği köprü ile, yayaların yürüdüğü üst geçit arasında.
Orayı ağaçlandırmışlar. Çitlembik, mazı, erguvan, akasya, hatmi ve tanımadığım bir sürü ağaç.
Yahu gözünü sevdiğimin iğdesi, sen oraya nasıl geldin? Bir kuşun gagasında mı; yoksa bir yandan yürüyüp öte yandan iğde yiyen, çekirdeklerini sağa sola atan, elleri cebinde, başı havalarda bir bozkır çocuğunun eseri misin?

İğde bu.
Doğrudan Anadolu demek.
Yozgat, Sivas, Niğde demek.
Anlaşılan o da bizim gibi gurbete çıkmış. Yoksa ne işi var buralarda. Sağ olsun, şu yıkanmış Mayıs sabahına saldığı koku mest etti bizi. Yahu bu iğde kokusunu nasıl tasvir etsek, nasıl anlatsak.

Yok, yok.
Bu iş bizi aşar.
Biz bu iğde tasvirine takat getiremeyiz. En iyisi ehline müracaat edelim.
Buyrun:
"Gül, hüsnüyle mağrurdur; râyihası Hz. Resûl'ün mübarek terine müşâbihtir. Şiirler onun güzelliğini terennüm eder; aşk'ın remzidir. Firavun'un ateşe saldığı İbrahim'in makamıdır. Delisi divânesi çoktur; şuarânın vird-i zebânıdır: Elhasıl medhinde diller kâsırdır".
"Aşıkla aşık atılır mı?": Şebboy, sümbül, menekşe, zambak, karanfil dahi gül ile nisbet edilmezse de rağbeti çoktur.

Anların cümlesine bile hürmetimiz vardır lâkin dil-i perişânımız dikeni sert, meyvesi kekre, gölgesi nekes, mektep-medrese kaçkını bir çalı irisiyle beraberdir: "İğdenin dalları yerdedir".

"İğdenin dalları yerdedir"; çünkü bozkırın kıraç göğsüne kök salarak ayakta durmayı öğrenmiş bir "hudâ-yı nâbittir: nazlanmaz tahammül eder, yüksek sesle konuşmaz fısıldaşır, cezbetmez yalnızlığı bilir, muâşakadan anlamaz dikeni çelik gibidir; üstelik derler ki gölgesi yılan yatağıdır.

Onun tek mevsimi vardır: Mayıs'ı Haziran'a bağlayan hâneberdûş bozkır keşişlemelerinin yaylaları usul usul ısıttığı demlerde, açık yeşili gümüşleyen yapraklarının arasında uçuk sarı açan küçük çiçekleriyle cümle nebâtâta hükümran olur.

İğdenin kerestesi olmaz; günün birinde kaba urganlar gibi kendi ekseni etrafına burularak umulmadık yerlerinden dal veren gövdesi, keskin bir balta himmetiyle yere uzatıldığında gideceği yer bellidir; ya bir ocak altına sürülür veya haris bir sobanın kucağına atılır. Sadece, birkaç yaşındaki genç sürgünleri "değnek" olmaya elverişlidir. Kuşburnu ve kızılcık dallarıyla beraber iğde sürgünü çobana yâren, yaşlıya dayanak, çoluk çocuğa "at" olur.
Bizim iğdelerimiz, aslında ikiçenekligiller familyasından "eleagnus" gibi bir asâlet ünvânını doğuştan iktisâb ettiklerini bilmeden filizlenir, toprağa kök salar ve kururlar; ne gam? Hangi şair sevgilisine "iğde kokulu yârim" diye seslense, kızcağızın yüreğinde neftî helecanlar koşuşturmaz ki?

Hazretin "meyve"si şeklen zeytini andırır; dışı sert, beyazla turuncu arasında güneşlenen, ocak başı bilmecelerinde "meşin"le remizlenen ve yenilir kısmından kolayca ayrılıveren bir kabukla örtülüdür; içi "un" gibidir, ama tatlı. Çekirdeği ise oduna benzetilir; iki ucu sivri ve serttir. Evet, bu eleagnus, "dört kitap"ta yeri bulunan zeytinle belki amca çocuğu, belki dayı-yeğen karâbetiyle bir yerlerden yakın hısım olsa gerektir; ne var ki zeytinin dinî, sınai ve gıdâ cinsinden sahip olduğu revâcın binde biri bile iğdeye gösterilmez. O, mütemeddin şehirlerin değil haşarı bozkırların tabiatından bir parçadır.

Velâkin onun bilcümle nebâtata galebe ettiği bir şöhreti vardır; o kısacık süren saltanat günlerinde iğde çiçeğinin neşrettiği koku, dünyanın bütün bahâratını kıskançlıktan çileden çıkaracak kadar işveli, haif, latif ve ötelerden haber getiren bir râyiha ile okşar bozkır rüzgârlarını. İşte o dem geldiğinde bütün ikindi rüzgârları, iğdenin neftî-gümüşî yapraklarını hışırdatarak onun cenneti hatırlatan ıtırıyla süslenmek için can atarlar. Biteviye düzlüklerin herhangi bir yerinde, tercihan bir dere büklüğünde kümelenerek ağız ağıza vermiş yakın akraba iğde dallarının, uzaklardan gümüş pırıltısını neftî harelere karıştıran efiltilerinde seslendirilen birşeyler vardır fakat hal diliyle tasvir etmeye lisân ister.

Akdeniz akşamlarının meltemleriyle sarhoş palmiyelere, baştan çıkarıcı renkteki top çiçeklerle yüklenmiş dallarıyla latif iklimleri tezyin eden erguvanlara, leylâklara, manolyalara hürmetimiz var; şüphesiz onlar da güzel, hattâ çok çok güzel; gül "efendimiz"in yâdigârı, nergis "hüsnüne mağrur" olanların timsâli, karanfil derseniz hangi cihetten bakılsa "Osmanlı"zevkinin hâtırası...

Ihlamur, meşe, kestane, pelit, ardıç, çınar ağaçları... kayınların, kızılçamların, dişbudakların, karaağaçların, gürgenlerin koyun koyuna tatlı bir cemaat âhenk ve güveni ile yeşilin elenikasına cümbüş ettiren ormanlar, elbette dünya sizlerle güzel.
Anların cümlesine bile hürmetimiz vardır lâkin dil-i perişânımız dikeni sert, meyvesi kekre, gölgesi nekes, mektep-medrese kaçkını bir çalı irisiyle beraberdir."

Ya, efendi... İşte böyle... İğde deyip geçmeyeceksin.


Mustafa KUTLU


1 yorum:

  1. Ne mutlu oldum gecenin bir vakti kitabın bu kısmı aklıma düşüverince buldum diye... Mustafa Kutlu okumak ne güzel şey...Çok ama çok teşekkürler...

    YanıtlaSil

Bu yazıyla, fotoğrafla, şiirle, eserle ilgili düşünceni yazman beni ancak sevindirir! Duam şu: Yorumlayan yorulmasın! :)