Bu Blogda Ara

31 Mayıs 2008

Sen Gelmez Oldun



28 Mayıs 2008

Yağmur Kaçağı

elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni

geceleri bir çarpıntı duyarsan
telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
sarayburnu'ndan geçiyorum
akşamsa eylül'se ıslanmışsam
beni görsen belki anlayamazsın
içlenir gizli gizli ağlarsın
eğer ben yalnızsam yanılmışsam
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni


Attila İLHAN

Münacat

Bu yaşa erdirdin beni, gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylâk
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.

Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi
genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış buldum sesimi.

Hata yapmak
fırsatını Adem'e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ben ve neden hata payı yok diyordum hayatımda
gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.

Çeşme var, kurnası murdar
yazgım
kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.

Gençtim ya, ne farkeder deyip geçerdim
nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da
gözyaşı, çiğ tanesi, gizli dert veya verem
ne farkeder demişim
bilmeden farkı istemişim.
Vay beni leylâk kokusundan çoban çevgenine
arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
Yola madem
çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine
yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
yola devam ederdim.

Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
onunla ben
hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
Bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.

Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar
ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
gönendi dünya bundan istifade
dünya bayındırladı:
Bir yakış, bir yanış tasarımı beride
öte yakada bir benî âdem
her gün küsülü kaldık.

Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
artık bu yaşa erdirdin beni, anladım
gençken almadın canımı, bilmedim
demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
çiğ tanesi sanmak ne cüret, gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.

Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?

İsmet ÖZEL

26 Mayıs 2008

Balkon

Çocuk düşerse ölür çünkü balkon
Ölümün cesur körfezidir evlerde
Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların
Anneler anneler elleri balkonların demirinde

İçimde ve evlerde balkon
Bir tabut kadar yer tutar
Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen
Şezlongunuza uzanın ölü

Gelecek zamanlarda
Ölüleri balkonlara gömecekler
İnsan rahat etmeyecek
Öldükten sonra da

Bana sormayın böyle nereye
Koşa koşa gidiyorum
Alnından öpmeye gidiyorum
Evleri balkonsuz yapan mimarların.

Sezai KARAKOÇ

24 Mayıs 2008

Ihlamurlar Çiçek Açtığı Zaman




Ezgiyi dinlemek isterseniz, lütfen kendiniz başlatınız.

Dilimde sabah keyfiyle yeni bir umut türküsü
Kar yağmış dağlara, bozulmamış ütüsü
Rahvan atlar gibi ırgalanan gökyüzü
Gözlerimi kamaştırsa da geleceğim sana
Şimdilik bağlayıcı bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ay, şafağa yakın bir mum gibi erimeden
Dağlar çivilendikleri yerde çürümeden
Bebekler hayta hayta yürümeden
Geleceğim diyorum, geleceğim sana
Ne olur kesin bir takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Beklesen de olur, beklemesen de
Ben bir gök kuruşum sırmalı kesende
Gecesi uzun süren karlar-buzlar ülkesinde
Hangi ses yürekten çağırır beni sana
Geleceğim diyorum, takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Bu şiir böyle doğarken dost elin elimdeydi
Sen bir zümrüd-ü ankaydın, elim tüylerine deydi
Sevda duvarını aştım, sendeki bu tılsım neydi?
Başka bir gezegende de olsan dönüşüm hep sana
Kesin bir gün belirtemem, n`olur takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Eski dikişler sökülür de kanama başlarsa yeniden
Yaralarıma en acı tütünleri basacağım ben
Yeter ki bir çağır beni çiçeklendiğin yerden
Gemileri yaksalar da geleceğim sana
On iki ayın birisinde, kesin takvim sorma bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Bak işte, notalar karıştı, ezgiler muhalif
Hava kurşun gibi ağır, yağmursa arsız
Ey benim alfabemdeki kadîm Elif
Ne güzellik, ne de tat var baharsız
Güzellikleri yaşamak için geleceğim sana
Geleceğim diyorum, biraz mühlet tanı bana
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Ihlamurlar çiçek açtığı zaman
Ben güneş gibi gireceğim her dar kapıdan
Kimseye uğramam ben sana uğramadan
Kavlime sâdıkım, sâdıkım sana
Takvim sorup hudut çizdirme bana
Ben sana çiçeklerle geleceğim
-Ihlamurlar çiçek açtığı zaman.

Bahattin KARAKOÇ

(Üstadın adı kimi kaynaklarda Bahaettin olarak geçiyor. İlginç bir durumdur, vesselam)


Bilmen Gereken Bir Şey Var

Bir şey var ki, sana, bana ve bize dokunuyor. Farkında olmadığımız bir şey bu. Bunu sana nasıl anlatacağımı bilemiyorum. Ama ondan sonbaharın ortası olan bu yazıda söz etmek istiyorum.

Ağır bir kamyon gibi yaşadığımızı söylesem...

Aramıza binlerce şey giriyor desem...

Dostlukların daha çok eşyalarla kurulduğunu, kalbimize ve dilimize sığmayan binlerce yükün bulunduğunu seslensem...

Evinde bulunan o büyük saat, oniki kişilik yemek masası, oturma grupları, kredi kartları, banka cüzdanları, giymediğin elbiseler, gereksiz bir sürü eşya, televizyon, bilgisayar... Bütün bunların sen olmadığını söyleyiversem. Bunlara aslında gerek olmadığını fısıldayıversem...

Oysa evini süslemek için bir çiçeğin yeteceğini anlatabilsem...

Hesaplı yaşamanın anlamsız olduğunu, bütün bunların bir gecede kırılıp dökülebileceğini söylesem...

Dışarda olanlar dışarda kalsın, içeriye taşımamalısın desem...

Her zaman birbirimizden ayrılıp giden insanlar gibiyiz desem...

Bir ev dolusu sessizliğin nasıl bir şey olduğunu bir kere görmeni dilesem...

Hemen herkesin yaşamının birbirine benzediğini sen de bilebilsen...

Belki bunları başarmak gelmez elinden. Ama ne olur bir kerecik olsun denesen...

Galiba söylemek istediğimi yine anlatamadım. Öyleyse sadece şu cümleyi okumanı istesem...

O eşyalar arasında kaybolup duran sen misin? Sen gerçekte, balkonundan görünen arka bahçedeki ağaçsın.

Bunu biliyor musun?


H. Salih ZENGİN


23 Mayıs 2008

Kıyıdaki Tekne

Bu eserin ve sitemizde bulunan diğer çalışmalarının yayımlanması için sanatçı Gürbüz Doğan Ekşioğlu'dan izin alınmış olup, sanatçının diğer eserlerine buradan ulaşabilirsiniz. Kendisine teşekkür ederiz.



Kurudum da kadîd oldum kumlarda,
Sefer bekleye bekleye her gün ben.
Enginlerden bir rüzgâr esmez mi serin serin,
Pul pul ürperişler geçer içimden.

Bir gün atlayıveresim gelir şu kıyılardan,
Işıl ışıl, yeşil yeşil sulara.
Al başını, çek git, der deli gönül,
Verip kendini bir büyük rüzgâra.

Tâ yanıbaşında durup da böyle,
Hasretini çektiğin şeylere hasret gitmek !...
Hem tut o sular'çin halkol , hayat ol,
Hem tut sonra o sulara hasret çek !...

Biraz dalacak olsam, tâ içimden bir şeyin
Çıkıp dolaştığını duyuyorum denizde..
Ama öyle bitirmiş ki kum beni,
Ardından bir türlü gidemiyorum işte.

Bazen ayak sesleri duyarım dört yanımda,
Bakarım: masmavi, levent bir umut..
Bakarım: sülün gibi bir serene sarılmış
Püfür püfür bir bulut.

Başımı, bordamı dövsün dalgalar,
Tuzlar tahtalarımı kemirsin istiyorum.
Çek beni fırtına, çek beni deniz!
Bırak beni sahil, bırak beni kum!

İnsaniyetinize sığınıyorum!


Zeki Ömer DEFNE




Rüzgârlı Pazar

İğde kokusuna tutunmuş gidiyordum.
Hazirana yakın, Mayıs'ın bilmem kaçı.
İğde nerede?
Otoların geçtiği köprü ile, yayaların yürüdüğü üst geçit arasında.
Orayı ağaçlandırmışlar. Çitlembik, mazı, erguvan, akasya, hatmi ve tanımadığım bir sürü ağaç.
Yahu gözünü sevdiğimin iğdesi, sen oraya nasıl geldin? Bir kuşun gagasında mı; yoksa bir yandan yürüyüp öte yandan iğde yiyen, çekirdeklerini sağa sola atan, elleri cebinde, başı havalarda bir bozkır çocuğunun eseri misin?

İğde bu.
Doğrudan Anadolu demek.
Yozgat, Sivas, Niğde demek.
Anlaşılan o da bizim gibi gurbete çıkmış. Yoksa ne işi var buralarda. Sağ olsun, şu yıkanmış Mayıs sabahına saldığı koku mest etti bizi. Yahu bu iğde kokusunu nasıl tasvir etsek, nasıl anlatsak.

Yok, yok.
Bu iş bizi aşar.
Biz bu iğde tasvirine takat getiremeyiz. En iyisi ehline müracaat edelim.
Buyrun:
"Gül, hüsnüyle mağrurdur; râyihası Hz. Resûl'ün mübarek terine müşâbihtir. Şiirler onun güzelliğini terennüm eder; aşk'ın remzidir. Firavun'un ateşe saldığı İbrahim'in makamıdır. Delisi divânesi çoktur; şuarânın vird-i zebânıdır: Elhasıl medhinde diller kâsırdır".
"Aşıkla aşık atılır mı?": Şebboy, sümbül, menekşe, zambak, karanfil dahi gül ile nisbet edilmezse de rağbeti çoktur.

Anların cümlesine bile hürmetimiz vardır lâkin dil-i perişânımız dikeni sert, meyvesi kekre, gölgesi nekes, mektep-medrese kaçkını bir çalı irisiyle beraberdir: "İğdenin dalları yerdedir".

"İğdenin dalları yerdedir"; çünkü bozkırın kıraç göğsüne kök salarak ayakta durmayı öğrenmiş bir "hudâ-yı nâbittir: nazlanmaz tahammül eder, yüksek sesle konuşmaz fısıldaşır, cezbetmez yalnızlığı bilir, muâşakadan anlamaz dikeni çelik gibidir; üstelik derler ki gölgesi yılan yatağıdır.

Onun tek mevsimi vardır: Mayıs'ı Haziran'a bağlayan hâneberdûş bozkır keşişlemelerinin yaylaları usul usul ısıttığı demlerde, açık yeşili gümüşleyen yapraklarının arasında uçuk sarı açan küçük çiçekleriyle cümle nebâtâta hükümran olur.

İğdenin kerestesi olmaz; günün birinde kaba urganlar gibi kendi ekseni etrafına burularak umulmadık yerlerinden dal veren gövdesi, keskin bir balta himmetiyle yere uzatıldığında gideceği yer bellidir; ya bir ocak altına sürülür veya haris bir sobanın kucağına atılır. Sadece, birkaç yaşındaki genç sürgünleri "değnek" olmaya elverişlidir. Kuşburnu ve kızılcık dallarıyla beraber iğde sürgünü çobana yâren, yaşlıya dayanak, çoluk çocuğa "at" olur.
Bizim iğdelerimiz, aslında ikiçenekligiller familyasından "eleagnus" gibi bir asâlet ünvânını doğuştan iktisâb ettiklerini bilmeden filizlenir, toprağa kök salar ve kururlar; ne gam? Hangi şair sevgilisine "iğde kokulu yârim" diye seslense, kızcağızın yüreğinde neftî helecanlar koşuşturmaz ki?

Hazretin "meyve"si şeklen zeytini andırır; dışı sert, beyazla turuncu arasında güneşlenen, ocak başı bilmecelerinde "meşin"le remizlenen ve yenilir kısmından kolayca ayrılıveren bir kabukla örtülüdür; içi "un" gibidir, ama tatlı. Çekirdeği ise oduna benzetilir; iki ucu sivri ve serttir. Evet, bu eleagnus, "dört kitap"ta yeri bulunan zeytinle belki amca çocuğu, belki dayı-yeğen karâbetiyle bir yerlerden yakın hısım olsa gerektir; ne var ki zeytinin dinî, sınai ve gıdâ cinsinden sahip olduğu revâcın binde biri bile iğdeye gösterilmez. O, mütemeddin şehirlerin değil haşarı bozkırların tabiatından bir parçadır.

Velâkin onun bilcümle nebâtata galebe ettiği bir şöhreti vardır; o kısacık süren saltanat günlerinde iğde çiçeğinin neşrettiği koku, dünyanın bütün bahâratını kıskançlıktan çileden çıkaracak kadar işveli, haif, latif ve ötelerden haber getiren bir râyiha ile okşar bozkır rüzgârlarını. İşte o dem geldiğinde bütün ikindi rüzgârları, iğdenin neftî-gümüşî yapraklarını hışırdatarak onun cenneti hatırlatan ıtırıyla süslenmek için can atarlar. Biteviye düzlüklerin herhangi bir yerinde, tercihan bir dere büklüğünde kümelenerek ağız ağıza vermiş yakın akraba iğde dallarının, uzaklardan gümüş pırıltısını neftî harelere karıştıran efiltilerinde seslendirilen birşeyler vardır fakat hal diliyle tasvir etmeye lisân ister.

Akdeniz akşamlarının meltemleriyle sarhoş palmiyelere, baştan çıkarıcı renkteki top çiçeklerle yüklenmiş dallarıyla latif iklimleri tezyin eden erguvanlara, leylâklara, manolyalara hürmetimiz var; şüphesiz onlar da güzel, hattâ çok çok güzel; gül "efendimiz"in yâdigârı, nergis "hüsnüne mağrur" olanların timsâli, karanfil derseniz hangi cihetten bakılsa "Osmanlı"zevkinin hâtırası...

Ihlamur, meşe, kestane, pelit, ardıç, çınar ağaçları... kayınların, kızılçamların, dişbudakların, karaağaçların, gürgenlerin koyun koyuna tatlı bir cemaat âhenk ve güveni ile yeşilin elenikasına cümbüş ettiren ormanlar, elbette dünya sizlerle güzel.
Anların cümlesine bile hürmetimiz vardır lâkin dil-i perişânımız dikeni sert, meyvesi kekre, gölgesi nekes, mektep-medrese kaçkını bir çalı irisiyle beraberdir."

Ya, efendi... İşte böyle... İğde deyip geçmeyeceksin.


Mustafa KUTLU


21 Mayıs 2008

Rüzgârın Gölgesi

LA SOMBRA DEL VIENTO, Rüzgârın Gölgesi, Carlos Ruiz ZAFON, Türkçesi: Mustafa KARABİBER, Altın Kitaplar, 1. Basım, İstanbul 2005.

Bibliyografik künyesini yukarıda verdiğim ve okumayı yeni :) tamamladığım Rüzgârın Gölgesi isimli kitaptan bazı alıntıları sizinle paylaşayım. Bu alıntıların kimi hikmetli birer söz, kimi hayat felsefesine dair ilginç görüşler, kimi hoş benzetmelerden ve sanatlı söyleyişlerden ibaret. Sözlerin yanında ayraç içindeki isimler o sözün söyleyicisi olan roman kişileridir. Vurgular bana aittir. Dilerim kayda değer bulursunuz.

... Gözlerimi kapayıp onunla konuşursam, nerede olursa olsun beni duyabileceğine, yaşlarını hâlâ on parmağıyla sayabilenlerin saflığıyla inanıyordum.

...

Kötü çalıyordu Clara, notaları yanlış okuyarak, ritmi duyumsamaksızın, ama onun serenatı benim için mutluluk kaynağıydı.

...

Belki de bu yüzden onu her şeyden çok seviyordum, çünkü insan sonsuz aptallığı gereği ona en çok ne acı veriyorsa onun peşinden gidermiş.

...

“İyi birer dostsak, kaç yaşında olduğumuzun ne önemi var?”

...

Zaman, karşı takımın oyuncusuydu.

...

Pişmanlık için güzel bir gece...

...

On beş yıldır aynı giysiyle yatıp kalkan hükümet saymanlarına benziyordu.

...

İçtenlikle söylemek gerekirse, nefret zamanla öğrenilebilecek bir sanattır.

...

Isaac elini paltosunun cebine sokup içinden üzerinde her gardiyanı kıskandıracak kadar çok anahtar takılı bir halkayı çıkarırken...

...

Bu mezarlık kitaplar için, insanlar için değil. Zatürree olabilirsin, morgu aramak istemem. Kitaba daha sonra bakarız. Otuz sekiz yıldır, kaçabilen birini henüz görmedim.

...

Sanki yaşam yeterince karmaşık değilmiş gibi insanlar kendi yaşamlarını daha da güçleştirmeye yöneliyorlar.

...

... kadınlar hakkında bildiğin, benim acıbadem kurabiyesi pişirmeyi bildiğim kadar.

...

Üstünde hiçbir şey kalmayınca bir savaş zamanı fotoğrafına benzedi...

...

Aramazda kalsın, bu yedinci sanat işine bir türlü ısınamadım. Anlayabildiğim kadarıyla, yalnızca akılsızlığı besliyor ve insanları daha da aptallaştırıyor. Boğa güreşleri ya da futboldan daha ahmakça. Sinema bilgisiz kitleleri eğlendirmek için icat edilmiştir. Elli yıl da geçse, bu değişmez. (Fermin)

...

Televizyon, sevgili Daniel, Deccal’dır, seni temin ederim ki, yalnızca üç ya da dört kuşak sonra insanlar nasıl yelleneceklerini bile bilemez olacaklar. İnsanoğlu mağaralarda yaşamaya, ortaçağ vahşetine ve buzul dönemindeki aptallığına geri dönecek. Dünyamız kitaplarda yazdığı gibi bombayla yok olmayacak... Gülmeyle, bayağılıkla, her şeyi alaya almakla ve alçakça bir şakayla sona erecek. (Fermin)

...

Ticari bir marka olmuş melek gülümseyişimi takındım.

...

İster bilinçsizce, ister kötü niyetle söylenmiş olsun bir çocuğun yüreğini zehirleyen sözcükler onun belleğinde iz bırakır, er geç onun ruhunu yakar. (Nuria)

...

...birini sevip sevmediğini düşünmeyi bıraktığın anda o kişiyi sevmeyi sonsuza dek bırakmışsındır.

...

Ürkekçe gülümsedi. “Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Darılma ama kimi zaman bir yabancıyla konuşmak tanıdığın biriyle konuşmaktan daha kolay. Neden böyle?”

Omuz silktim. “Büyük olasılıkla, bir yabancı bizi olmamızı istediği gibi değil, olduğumuz gibi görür de ondan.”

...

Ona ne kadar az şey sunup karşılığında ne kadar çok şey istediğimi düşündüm.

...

Yoksulların zarar vermesini önlemenin en etkili yolu onlara zenginleri taklit etmek istemeyi öğretmektir. (Fermin)

...

Gölgesini bir gelin duvağı gibi peşinde sürükleyerek...

...

Ahmaklar konuşur, korkaklar sessiz kalır, bilgili insanlar da dinler.

...

Herkese güvenen birine hiçbir zaman güvenme. (Barcelo)

...

Beklemek ruhun pasıdır. (Fermin)

...

... Bu bir çaylağa benziyor. Yanında altı günlük bir spor gazetesi taşıyor. Fumero, yardımcılarını düşkünler yurdundan seçiyor olmalı.

...

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Işığı söndürmeden yatağıma uzanarak gözlerimi yıllardır hiçbir şey yazmayan şık Montblanc kalemime diktim... Elleri olmayan birine verilmiş bir çift eldivene benziyordu.

...

Hiç kimse bir yalancıya diğer insanlardan daha çok acıyamaz.

...

Kimi zaman insanların bir piyango biletine benzediğini düşünürüz, en olanaksız hayallerimizi gerçekleştirmek için ordadırlar. (Isaac)

...

Çalışırken gözünün önünde akıp giden yaşama bakmaman gerekiyor.

...

Para kazanmak kendi içinde zor bir iş değil, zor olan hayatını adadığın değerli şeyleri yaparak onu kazanmak. (Miquel)

...

Miquel’in kendisini kimin öldürdüğünün farkında olduğunu sanmıyorum, ben de onun ismini hiç öğrenemedim. Özel ya da toplumsal tüm savaşlarda olduğu gibi o şahıs yalnızca bir sahne dekoruydu. (Nuria)

...

Anılar mermilerden daha kötüdür. (Bir doktor)

...

Bir anlam ifade etmeyen hayatlar senin istasyonunda durmayan trenler gibi yanından geçip gidiyordu. (Nuria)

...

Umut insafsızdır ve vicdanı yoktur. (Nuria)

...

Belki de çok fazla yazmak senin her zaman bir dostun olarak kalacağıma tek umudumun, tek gerçek umudumun sen olduğuna beni inandırmayı başardı. (Nuria)

...

Hatırlandığımız sürece hayatta kalırız. (Julian Carax)


Hayatın Felsefesi

Bazen yaşam öyle ağır gelir ki insana, ancak pembe gözlüklerle katlanılabilir. Uçmak isteyene deli denmesi de cabası...


Bazen sırf insani bir merak uğruna pazarlamacıların tuzağına düşeriz. Para verip almak tatlı gelir...



Bazen yanı başımızdaki fırsatları, sahip olduğumuz güzellikleri görmeyiz. İlla biri mi anımsatmalı?


Bazen kendimizi kandırırız. Buna gereksinimimiz de vardır aslında. Çevremiz de bize anlayışlı yaklaşır. Belki de uğraşmak istemez...


Bazen her şey o kadar doğal gelir ki insana, senin için dünya o açıdan öyle görünür. Kim ne diyebilir ki?


Bazen ne olduğumuza / olmadığımıza bakmadan yanlış şeylere heves ederiz. Sonuç şu olur: Heveslendiğimizle kalırız, bir de hayal kırıklığı...


Bazen aklımıza gelen doğruları tam söyleyecekken -türlü etmenler ve eskimeyen yöntemlerle- bundan vazgeçeriz, belki de ikna ediliriz...


Bazen kim ne derse desin standartlarımızın dışına çıkamayız. Standart bir içgüdümüz varsa suç bizim mi?



20 Mayıs 2008

Küçük Anne

Küçük anne, kelepir kız,
Bir şey söyle bana,
Bana bir laf et ki binlerce,
Onbinlerce görüntü anlatamasın.

Genceli Nizami'nin dediği gibi
Taşı onunla yıkasalar
Üzerinde akik biter,
Bakışların ki..

İkinci bir parıltı var senin bakışlarında
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Kendine iyi bak, gökyüzüne de...

Her şey başlayıp bitiyor bu dünyada... Sevmediğimiz şeylerin de bir sonu oluyor, sevdiğimiz şeylerin de...

Olmasa iyi ya, oluyor böyle şeyler. Seni alıp götüren bir şarkı, beklemediğin bir anda bitiveriyor söz gelimi.

Sevdiğin kimseler kaybolup gidiyor işte bir gün kalabalıkların arasında... Parmağına konan kelebek uçup gidiyor; hiç bitmeyecek gibi kıvrılan ırmak, gidip bir denize dökülüyor sonunda...

...

Ben yokken iyi bak; ama kendine. Yanıbaşında duran her şeye iyi bak... Çiçeğine iyi bak.. Ellerine, babanın gözlerine, annenin yüzüne, gökyüzüne.


Burhan EREN


15 Mayıs 2008

İlahi

Tanrım, sen yalnız iyi döşenmiş,
Yüreklere mi doğarsın?
Duaların lambrileriyle kaplanmamış
Duvarında ne tablo ne desen
Şömine-soba hak getire,
Fareli ve rutubetli yüreğime,
Davetlisin, bekliyorum.
Ölüm yıkıcısı, sen gelmeden
Onu alt üst etse bile;
Sen her yerde var olansın,
Sana geç kalınmaz asla.


Hüsrev HATEMİ

14 Mayıs 2008

Olvido

Hoyrattır bu akşam üstüler daima
Gün saltanatıyla gitti mi bir defa
Yalnızlığımızla doldurup her yeri
Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,
Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan
Lavanta çiçeği kokulu kederleri;
Hoyrattır bu akşam üstüler daima.

Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar
Unutuşun o tunç kapısını zorlar
Ve ruh, atılan oklarla delik deşik;
İşte, doğduğun eski evdesin birden,
Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven,
Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik
Ve cümle yitikler, mağluplar, mahzunlar...

Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir
Kâğıtlarda yarım bırakılmış şiir;
İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı
Hatırlar bir gün bir camı açtığını,
Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu,
Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı...
Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir.

Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla
Halay çeken kızlar misali kolkola.
Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri,
İhtiyar ağaçlı kuytu bahçelerden
Ayışığı gibi sürüklenip giden;
Geceye bırakıp yorgun erkekleri
Salınan etekler fısıltıyla, nazla.

Ebedi âşığın dönüşünü bekler
Yalan yeminlerin tanığı çiçekler
Artık olmayacak baharlar içinde.
Ey, ömrün en güzel türküsü aldanış!
Aldan, gelmiş olsa bile ümitsiz kış;
Her garipsi ayak izi kar içinde
Dönmeyen âşığın serptiği çiçekler.

Ya sen! ey sen! esen dallar arasından
Bir parıltı gibi görünüp kaybolan
Ne istersin benden akşam saatinde?
Bir gülüşü olsun görülmemiş kadın,
Nasıl ölümsüzsün aynasında aşkın;
Hatıraların bu uyanma vaktinde
Sensin hep, sen, esen dallar arasından.

Ey unutuş! kapat artık pencereni,
Çoktan derinliğine çekmiş deniz beni;
Çıkmaz artık sular altından o dünya.
Bir duman yükselir gibidir kederden
Macerası çoktan bitmiş o şeylerden.
Amansız gecenle yayıl dört yanıma
Ey unutuş; kurtar bu gamlardan beni.

Ahmet Muhip DIRANAS

13 Mayıs 2008

Hotmail'de Taslak Oluşturmak

Hotmail'de taslak oluşturmanın aşamaları şöyle:

1. Önce aşağıdaki resimde görüldüğü gibi Yeni komutuyla bir mail oluşturuyoruz.


2. Maili yazarken hemen göndermek istemeyebiliriz. Oluşturduğumuz maili saklamak istersek aşağıdaki resimde olduğu gibi ekranın sol üst tarafında bulunan Taslağı Kaydet komutunu tıklamalıyız. (Bu komut mail yazdığımız ekranın sol üst tarafında bulunuyor.) Bu komutu tıkladığımızda metnimiz sol tarafta Taslaklar hanesindeki mail sayısının bir artmasına sebep olacak.


3. Taslak olarak kaydettiğimiz mailimiz Taslaklar hanesinde artışa sebep oldu.


4. Metnimizi düzenlemek istediğimiz zaman Taslaklar'ı tıklayıp hemen sağında açılan taslak durumundaki maillerden hangisini düzenleyecek isek onu tıklarız. Aşağıdaki örnekte Deneme adlı mail açıldı. Açılan alanda, aşağıdaki örnekte en sağdaki kırmızı okla gösterilen yerde bulunan "Bu iletiyi oluşturmaya devam edin" komutunu tıklarız ve düzenlememize veya mailimizi yazmaya kaldığımız yerden devam ederiz.


5. Düzenleyip yazdıktan sonra mailimizi ister yeniden taslak olarak kaydederiz istersek alıcısına göndeririz. Hepsi bu kadar :)


Beni Yavaşlat Tanrım!

Tanrım
Beni yavaşlat.....

Aklımı sakinleştirerek kalbimi dinlendir...
Zamanın sonsuzluğunu göstererek bu telaşlı hızımı dengele...
Günün karmaşası içinde bana sonsuza kadar yaşayacak tepelerin sükûnetini ver...

Sinirlerim ve kaslarımdaki gerginliği, belleğimde yaşayan akarsuların melodisiyle yıka, götür....
Uykunun o büyüleyici ve iyileştirici gücünü duymama yardımcı ol...

Anlık zevkleri yaşayabilme sanatını öğret; bir çiçeğe bakmak için yavaşlamayı, güzel bir köpek ya da kediyi okşamak için durmayı, güzel bir
kitaptan birkaç satır okumayı, balık avlayabilmeyi, hülyalara dalabilmeyi
öğret...

Her gün bana kaplumbağa ve tavşanın masalını hatırlat...
Hatırlat ki yarışı her zaman hızlı koşanın bitirmediğini, yaşamda hızı arttırmaktan çok daha önemli şeyler olduğunu bileyim...

Heybetli meşe ağacının dallarından yukarıya doğru bakmamı sağla.
Bakıp göreyim ki, onun böyle güçlü ve büyük olması yavaş ve iyi büyümesine bağlıdır...

Beni yavaşlat Tanrım ve köklerimi yaşam toprağının kalıcı değerlerine doğru göndermeme yardım et.
Yardım et ki, kaderimin yıldızlarına doğru daha olgun ve daha sağlıklı olarak yükseleyim.

Ve hepsinden önemlisi...

Tanrım...

Bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için CESARET...
Değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için SABIR...
İkisi arasındaki farkı bilmek için AKIL ve
Beni aşkın körlüğünden ve yalanlarından koruyacak DOSTLAR ver...

(M.Ö. 2000 yılına ait bir Hitit duvar yazısından alınmıştır.)