Bu Blogda Ara

31 Aralık 2008

Ferid Fercad'dan dokunaklı bir ezgi

Ferid Fercad'dan mükemmel bir ezgi daha. 
Muhteremin adı elli şekilde yazılıyor maşallah: Farid Farjad, Fareed Farjad, فريد فرجاد, Ferid Ferjad vs.

30 Aralık 2008

Bu cümleyi nasıl düzeltelim?


Katliamların ve tartışmalarının yoğun olarak yapıldığı şu günlerde "katliam" temalı bir anıt üstündeki cümle dikkatimi çekti. Bu anıtta, "26 Şubat 1992 Azerbaycan Hocalı kenti Ermeni katliamına ithafen dikilmiştir." ibaresinde bir yanlışlık seziliyor.

Çünkü, "ithaf" öncelikli olarak kişiye / insana yapılır, katliama değil! O kişi sevdiğimiz biridir, dostumuzdur, arkadaşımızdır; düşmanımız değil! Çoğunlukla yazarlar arasında devam ettirilir "ithaf" geleneği. Bir çeşit armağandır kısacası. Sözlüklere bakılsa durum anlaşılır.

Bu yanlışlık sanıyorum ki "26 Şubat 1992 Azerbaycan Hocalı kenti Ermeni katliamında şehit olanlara ithafen dikilmiştir." ibaresindekine benzer bir biçimde düzeltilebilir.

2005'ten beri yerli yerinde durduğu anlaşılan bu anıt üzerindeki yanlışlık hemen düzeltilmeli. Estergon Kalesi gibi prestijli, insanların yoğun ilgi gösterdiği bir mekânda bu anıtın daha en baştan düzgün hazırlanması, aceleye getirilmemesi gerekirdi.

Zararın neresinden dönülürse kârdır. 
Haydi bakalım Keçiören Belediyesi!

28 Aralık 2008

Köküyle bağları kopmuş bu süslü çam gibiyim

YILBAŞI DÜŞÜNCESİ


III

Dışarda ses ve nefes yok, içerde caz tepinir.
Bir el içimdeki tellerde durmadan gezinir.

Neden o bestelerin hepsi kalmış öyle yarım?
Neden bu şarkıyı duymaz da kimse, ben duyarım?

IV

Dışarda bir tek ağaç yok, içerde çam dalı var,
O hür dağın efesiyken ne hâle koymuşlar!

Bugün ki pek sayılan bir günüydü İslam'ın;
Gelişti bir yeni din çevresinde süslü çamın.

Janet ve Jim gibi içmekte Ayşe, Ahmet de;
Bütün duman ve sis, İsa da yok, Muhammed de.

Derin bir ince sızıyla burkulur kalbim;
Köküyle bağları kopmuş bu süslü çam gibiyim.


Mehmet ÇINARLI

25 Aralık 2008

Soy ağacı

 
Yorumsuz.

Beyaz günlere, gecelere...

Hayatın zorluklarına birçok zorluk eklediğini biliyorum, ama yine de kar tanelerinin gökyüzünden aşağılara doğru savrulduğu o ilk beyaz geceleri çok seviyorum. Gecenin bir vakti, her yeri aydınlatan, pembeye çalan bir beyazlıkla kaplayan bu kar baskını beni heyecanlandırıyor. Kentlerin en ücra köşelerine kadar soğuk bir yalnızlıkla kaplandığını, karanlık kuytu köşelerde yüzlerce "kibritçi kız" ihtimali bulunduğunu bilsem de kapılıyorum bu büyüye. Çünkü bu aydınlığın dünyanın kararmakta olan yüzünü yumuşattığı, hayatın bütün keskin hatlarını şefkatle sararak yumuşattığı bir gerçek... Birçok şey, daha önce varlığıyla hem gözümü, hem özümü yoran pek çok şey kabul edilebilir görünüme kavuşuyor. Bütün çirkinliklerin üstü örtülüyor, bütün karanlıklar ağarıyor.

Bu müşfik örtünün geçici olduğunu, çıkan ilk güneşle eriyip gideceğini biliyorum. Bu devranı onlarca kere yaşadım. Kar çözülür, erir. Hayat olanca ağırlığıyla yeniden yüzünü gösterir. Ama olsun, bu nefes molasına ihtiyacımız var. Her şeyin başka türlü de olabileceğine olan inancımızı tazelemeye ihtiyacımız var. Hayatın arı duru bir gülümsemeyle, bir aydınlıkla, bir güzellikle bize baktığı gece yarılarına, sabah sürprizlerine ihtiyacımız var. Beyazın ağarmanın, arınmanın, temizlenmenin rengi olması elbette tesadüf değil... Bu tasavvurumuz tabiatın kadim döngüsü içinden alıyor ilhamını. Kar tanelerinin, her tanede değişen mucizevî simetrisinden tutun, karla kaplanan her şeyin yumuşayarak göz alabildiğine güzelleşmesine kadar her anında, her noktasında, her zerresinde ilahi bir dokunuşun izleri var. İnsana, varlığa, eşyaya, hayata... Yaratılmış olanı kuşatan şefkat örtüsü... İlahi devr-i daimin sessiz, beyaz, heyecan verici sayfası...

Şüphe yok ki, hayatın tanıkları olarak bizim bu şefkat örtüsünden çıkaracağımız dersler var. Yoksun olanı da bu kar senfonisinin içine almak... Soğukta üşüyen elleri ısıtmak... Karın giremediği hayat köşelerine aydınlığı taşımak... Kirli birkaç fotoğrafın sayısız güzel sayfası olan merhamet albümlerine kara çalmasına izin vermemek...

İnsanlığı, insanlığımızı, yoksunları ısıtacak bir sokak ateşinin etrafında toplayabilmek...

Kar tanelerinin küçük serin dokunuşlarla uyumaya yeltenen vicdanlarımızı uyandırması gerek. Pencerelerden bakın, minik serçelerin yiyecek bir şeyler aramak için oradan oraya uçuştuklarını fark edeceksiniz. Onların hayatımızın pencere kıyılarında oynadığı bu telaşlı oyunu bir merhamet çağrısı olarak görmeliyiz belki de. Minik serçeler, kışı yoksunlukla geçiren bütün canlıların temsilcisi olarak oynuyorlar bu temsili belki de.

Pencerelerimizi açıp soğuğu hissetmeliyiz. Çünkü sıcaklığın konforu uyuşturuyor zihinlerimizi. Kışın hayatın üstüne sardığı şefkat örtüsünü, yoksunluk yaralarını saran bir insanlık bereketine çevirmeliyiz. Merhamet adına yapılan çağrılara kulaklarımızı açmalıyız. Bu dünyada her şey gibi iyilik de istismar edilebilir. Bize düşen iyiliğe ve merhamete inanmaya devam etmektir. Küçük yanlışların bir büyük doğruyu temsil etmesine izin verirsek, hayatımızı arındıracak kar taneleri havada çürür.

Gökhan ÖZCAN

15 Aralık 2008

Allah'ım koru beni / ben hiç bir şeyim

HİÇBİR ŞEY

okuyoruz
işte ilk harf
başlıyor varlık
düşüncesi

ne anlama geliyor
ilk harf
elif
birlik
düşüncesi

Allah'ım
anlamak kalemle mi
mümkün
yalnızca

yazılmadan
anlaşılmıyor mu
hiçbir şey

hiç
bir
şey

sırlar
yazı ile mi
açılıyor
an
la
ya
na

Allah'ım koru beni
daha ilersi için
hazır değilim
daha

senin ilk düşüncenin
ilk harfi olmak
o
saklı
kelimenin

Allah'ım biliyorum
indin kalbime
ve oradan konuşuyorsun
benimle

bütün hücrelerim
tavaf ediyorum
kalbimi

bütün düşüncelerim
ve onların
ilk harfleri
secde ediyor sana

Allah'ım
koru beni

ben
hiç
bir
şeyim

Turgay ÖZEN

11 Aralık 2008

Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla

ŞAŞIRDIM KALDIM İŞTE

Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla
Bazan sessiz sedasız ipekten kanatlarla
Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla
Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla
Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla
Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla
Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla
Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla.

Ne olur bir gün beni kapında olsun dinle
Öldür bendeki beni sonra dirilt kendinle
Çarpsan karasevdayı en azından yüzbinle
Nasıl bağlandığımı anlarsın kemendinle
Kaç defa çıkıp gittim buralardan yeminle
Ama her defasında geri döndüm seninle
Hangi düğüm çözülür, nazla, sitemle, kinle
Ne olur bir gün beni, kapında olsun dinle.

Şaşırdım kaldım işte, bilmem ki n'emsin?
Bazan kızkardeşimsin, bazan öpöz annemsin
Sultanımsın susunca, konuşunca kölemsin
Eksilmeyen çilemsin
Orada ufuk çizgim, burda yanım yöremsin
Beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin
Çaresizim çaremsin.
Şaşırdım kaldım işte bilmem ki n'emsin?

Yavuz Bülent BAKİLER

04 Aralık 2008

Kime İnanıyor, Kimi Terk Ediyorsunuz?‏


Size Bir Haber Gelince Kaynağını Araştırmanız Gerekmiyor mu?

Milletimizin inançlarıyla, değerleriyle savaşmayı kendilerine amaç edinenlerin... Kendi çıkarlarını tüm değer yargılarının üzerinde tutanların... En büyük marifetleri ellerinde bulundurdukları gücü şantaj aracı olarak kullanmak olan mihrakların haberlerinin peşine takılarak kimleri yalnız bıraktığınızın farkında mısınız?

Onlar Yetimi, Yoksulu, Yoksulluğu Bilmezler

Yoksulluk nedir bilmeyen, hayatları boyunca tek bir yoksulun kapısını çalmayanlar yürüttükleri yalan ve iftira kampanyaları ile milyonlarca yoksula vurdukları darbeyi hiç umursamazlar. Onlar yoksulun sofrasındaki çorbayı, ayağındaki çorabı, yatalak hastanın bezini, ilacını asla düşünmezler. Hiç uğramadıkları o yoksul evlerin yıkık duvarlarını, kırık camlarını, sobasız, soğuk tek göz odasını da düşünmezler. Peki, siz de mi yoksula, yetime bu amansız darbeyi vuranlarla aynı kanaattesiniz?

Ancak Kendi Yaptıklarımızdan Sorumluyuz

On yıldır yaptıklarımız aşikar değil mi? Milyonlarca insana sizlerin iyiliklerini en güzel şekilde ulaştırmadık mı? Biz, sizin bir kuruşunuzu dahi ziyan etmedik.Yoksulun tek lokmasına tenezzül etmedik. Defalarca denetlendik ve bunları sizlerle paylaştık. Bütün bunlara rağmen Deniz Feneri'ne inanmak ve güvenmek sizlerin takdirine kalmış. Başka ne diyebiliriz ki?

Büyük emeklerle meydana getirdiğiniz kendi değerlerinizi ,kendi müesseselerinizi kendi ellerinizle yok etmeye daha ne kadar devam edeceksiniz? Bugün olmanız gereken yerde olun! Dün olduğu gibi bugün de size ihtiyaç var! İyilik ışığının sönmesine izin vermeyin.

Desteklerinizden dolayı teşekkür ederiz.

Deniz Feneri Derneği www.denizfeneri.org.tr Çağrı Merkezi 0212 414 60 60

23 Kasım 2008

Öğretmenlik kutsal bir tersliktir


24 Kasım Öğretmenler Günü olarak kutlanıyor (mu demeli?) Biz, bu “önemli” günü gecikmeli olarak yazımıza konu ediyoruz. Olsun. Zaten herkes de, öğretmenlerin sorunlarını ele almada bir gecikmişlikten dem vuruyor bu günde. “Aman efendim” diyorlar, “onlar bizim baş tacımızdır, yılın yalnız bir günü değil, 365 günü onların olmalıdır.”

Bütün “bilmem ne günleri”nden nefret ederim. Ortalığı ya vıcık vıcık bir yalakalık ya da manyak bir tüketim azgınlığı kaplayıverir. Samimiyetsiz ve kapital kokan günler.

Ve fakat, şu öğretmenlere yönelik pohpohlama üzerine biraz kafa yormakta fayda var.

Yılın öğretmeni seçilmek ne demektir? Kim hangi kıstaslara göre bu sıfata hak kazanır?

Öğretmenlerin “kutsal” olduğuna kim karar vermiştir?

Bunları bilmiyorum.

Eğer, şu “Bana bir harf öğretenin…” düsturundan bahsederseniz, ben de derim ki bu sözün fen ve tabiat ya da vatandaşlık bilgisi öğretmeni için söylenmiş olduğunu hiç sanmıyorum!

İlk öğretmenlerimi zar zor hatırlıyorum. İlk sopamı ise çok iyi…

Orta mektepte bir Ulvi Hoca vardı… Başka bir dersin hocası olduğu halde, boş geçen müzik dersimize tuttular onu verdiler.

Ulvi Hoca, tam da bir “Türkiye vatandaşı” idi.

Düttürü kabilinden flütle “baltalar elimizde” garabetini çalmayı reddederek, “bırakın lan kitapları” dedi. “Adam gibi şarkı söyleyelim!...”

Başladık: “Ey büt-i nev-eda / Olmuşum müptela / İltifat et bana / Aşıkım yâr sana…”

İşte bu şarkı sırasında gözleri heyecanla parlayan bu temiz yürekli adam, bu “yaralı bilinç”, teneffüslerde haylazlık edenleri neyle döverdi bilir misiniz?

Mibzer pullukların tarlalara tohum akıtılan hortumlarıyla!..

Bir yatılının karşı karşıya kaldığı insan, “cemiyet içinde bir öğretmen” değildir.

O, bir belletici ile baş başadır, bütün zaaf ya da kuvveti ile çıplak bir ruhun karşısında…

Orada akla kara belli olur.

Veli toplantılarında el pençe divan durup, akşam etüdlerinde aslan kesilenler vardır.

Komünist deyip kızanlar vardır, faşist deyip dövenler vardır.

Ergenlik çağındaki gençlere, hayran olduğu kızın önünde sille tokat girişenler vardır.

Adı “halkçı-toplumcu-öğretmen-şair Ahmet Telli” olup da, kayıt için boyun buran babanızın suratına sarı evrak zarfını fırlatanlar vardır.

Robert ile Tarsus Amerikan’ın öğrencileri tam makyaj gezerken, sizin bir tutamı aşan saçınızın ortasından katil makaslarla tren yolu açanlar vardır.

Darda kalana borç vereni de vardır, yere düşenin başını sıvazlayanı da…

“Kutsal”dan bahsetmeyin.

“Öğretmen” de, bildiğiniz gibi bir ademdir.”

Bu ne iğreti bakıştır ki, öğretmen ve asker ve polis ve hatta gazetecilik kutsaldır.

Fakat rençberlik, dülgerlik, nalbantlık, işportacılık, fırıncılık, bozacılık, hattatlık, şairlik ve çöpçülük kutsal değildir.

Öğretmenler olmayıverse bile, şu bildiğimiz bütün lüzumsuz ıvır zıvırı bize televizyon ve gazeteler [Yazı şimdi yazılmış olsaydı "internet" de işin içine kesin katılırdı. (aliturka)] öğretirlerdi. Ne yani yıllarca edebiyat ve Türkçe, Millî Güvenlik ve Turizm, Kooperatifçilik ve Coğrafya okuduk da ne oldu! 24 Kasım sululuklarına filan gerek yok. Gerçeği şu 7 yaşında kara kara Mussolini kılıkları giyen bebeler biliyor. Üniversiteyi bitirip de, birden kendini işsiz güçsüz, sapkın ve kandırılmış bir toplumun içinde bulan gençler biliyor. Bizim mekteplerin hiçbir soruya cevap vermediğini bilen herkes “kutsal”lığın ucuz olmadığını biliyor.

Cevap gerekiyor.

Öğretmenlik, kutsal bir tersliktir gerçekte.

Bize, yaygın bir şerre [=kötülüğe] karşı nasıl dikleneceğimizi, nasıl tersleneceğimizi öğretene “kırk yıl köle” olalım.

Bordro mahkûmu muzdarip memurlara değil…

Süleyman ÇOBANOĞLU / 27 Kasım 1996

Vazgeçtim bu dünyadan...

66. SONE
 
Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni, 
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez. 
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini, 
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz, 
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru, 
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış, 
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru, 
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş, 
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın, 
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene, 
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın, 
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e.  
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama, 
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama. 
 
William SHAKESPEARE 
Çeviri: Can YÜCEL


20 Kasım 2008

Cebimde Ölümüm

Gülüm gülüm
Bu kentin koynuna girdiğim günden beri
Cebimde ölümüm
Avuç avuç dağıtırım insanlara
Bir türlü tükenmez ölümüm.

Üzümleri aydınlatırım
Masal çarşılarını
Yatağına sığmayan ırmakları
Mağra içlerine gizlenmiş aşkları
Yerler mühürlenince akşamları
Kanlı sulara gömülürüm.

Gülüm gülüm
Benim ölümüm
Çocukların kulaklarına küpedir
Vitrin denizlerine zincirlenmiş çocukların.

Alaeddin ÖZDENÖREN

18 Kasım 2008

Çünkü sen görünmeyen bir yağmurça gibi koşarsın

...
Çünkü sen görünmeyen bir yağmurça gibi koşarsın
Ben biraz sonra ölecek bir yatalak gibi
Yaşlı nalbantlardan kalmış yüreğimle
Sesimin ucunda öbeklenmiş hüznümle
Çıkarır veririm sana acılarımı mirasımı
...

Süreyya BERFE / Rahibe'den

16 Kasım 2008

Lozan'da Çanakkale şehitlerini İngiliz'e teslim etmiştik

İsviçre, Lozan masasını verecek kimse bulamayınca bize hediye etti. Eh artık anlı şanlı bir müzede sergileriz nasıl olsa. Üzerindeki mürekkep lekelerini -tabii hâlâ duruyorsa- çocuklarımıza mikroskopla gösterip bu masada nasıl bir zafer destanı yazıldığını filan anlatırız gururla. (Kimse sormaz ama bana kalırsa masanın konulacağı en uygun yer, İsmet İnönü'nün mezarı veya Pembe Köşk'ün bir salonudur.)
 

Şimdi lütfen alttaki fotoğrafa dikkatle ve ibretle bakın. Ne görüyorsunuz? Birkaç genç kız, askerlerimizin önüne atılıyor ve çiçek veriyor, değil mi? Güzel.
 
kullan


Peki nerede çekilmiş bu fotoğraf? Bir şehrin kurtuluşu olduğu belli de nerenin kurtuluşu olabilir sizce? Ne İstanbul'un kurtuluşudur, ne de hatta Hatay'ın kurtuluşu. Fotoğraf, Çanakkale'ye Türk askerinin giriş anını gösteriyor.


Çanakkale'yi, 1915'te geçirmediğimiz İtilaf kuvvetlerine Mondros'la açmıştık. Ancak 1918'de başlayan 'hukukî işgal'in Lozan'la bittiğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Çünkü Lozan'ın 129. maddesinde Boğazlar'ın British Empire'a, yani İngiliz İmparatorluğu'na terk edileceği belirtiliyordu. Bununla da yetinilmiyor, aynı maddenin 2. fıkrasında bir lütuf olarak bizim bölgeye müfettiş göndertebileceğimiz belirtiliyordu. Bir de eğer Çanakkale Boğazı'nı ziyaret edecekler 150 kişiyi aşarsa Türk hükümetine önceden haber verilecekti.

Sizin anlayacağınız, Çanakkale Boğazı'ndaki 8 kilometre eninde bir şerit 1936 Temmuz'una kadar Lozan gereği İngiliz işgali altındaydı. Fakat bunu ders kitaplarımız nedense es geçer ve Montrö birden bir Anka kuşu gibi gelip kuruluverir inkılap tarihi kitaplarımıza.

Sevgili tarihçiler! Montrö ile elde ettiklerimizi anlatıyorsunuz. İyi güzel de, demek ki, Lozan'da bazı eksik ve gedikler vardı, bunları neden gözlerden gizliyorsunuz?

İşte fotoğrafta gördüğünüz, askerlerimizin önüne atılıp çiçek veren genç kızlar, Lozan'ın ardından tam 18 yıl süren uzun bir esaretten kurtuluşun sevincini yaşıyorlardı.

Bazıları yazıp çiziyor. Özellikle genç okurlarım da bunların etkisinde kalıp soruyorlar: Efendim, Lozan'da gizli maddeler varmış, bazı sözler verilmiş. Bunları açıklar mısınız?


Bu sevgili kardeşlerime soruyorum: Lozan Antlaşması'nı kaç kere okudunuz? Bugüne kadar baştan sona okuyanına rastlamadım desem yalan olmaz. Okusalar zaten pek çok gizli sanılan 'söz'ü metinde çatır çatır yazılı görürlerdi. Okumadığımız bir metinde yazılmayan bilgileri merak eden tuhaf bir toplumuz vesselam.


İşte Çanakkale şehitliğini gezerken gördüğünüz İngiliz, Anzak vs. mezarlıkları ile devasa anıtları bu işgal döneminde yaptırılmıştır ve Montrö'de bize devredilirken de mezarlıkların o ülkelerin kendi toprakları olduğu açıkça belirtilmiş, buralara dokunamayacağımız vurgulanmıştı. Şimdi o anıtlara dokunmamız yasak. Değerli dostum Fethi Murat Doğan'ı da yıllardır uğraştıran, "Türk anıtları neden diğerlerine oranla küçük yapılmış?" sorusunun cevabı da burada gizli.



Daha da iç yakıcı olan gerçek şu ki, Çanakkale'deki bütün o savaş alanı, tabii ki Türk şehitlikleri de, 1918-1936 yıllarında İngiliz askerlerinin insafına terk edilmiş, atalarımızın kemikleri İngiliz çizmeleri altında ezilmiştir.


Öte yandan İngilizler kendi mezarlıklarını pırıl pırıl döşerken ve Gelibolu'yu bizim Hayber'deki "Türk mezarı"mız gibi vatanlarının bir parçası haline getirirlerken, Lozan'da zafer yazan delegelerimiz Türk şehitliklerinin korunması veya en azından bizim toprağımız olarak tanınması için bir madde koymayı dahi akıllarına getirmemişlerdir. Gelin görün ki, İngilizler, Montrö'de Çanakkale'yi boşaltmayı kabul ederken, 1915'te bu topraklara gömdükleri gençleri bahane ederek kendilerinden izin almadan müfettiş göndermemizi bile istememişler, bunu dahi şarta bağlamışlardı.


Böylece son yıllardaki şahlanış olmadan önce Çanakkale'deki Türk şehitliğinin (daha doğrusu "Osmanlı şehitliği"nin) arz ettiği perişanlığın gerçek sebebini anlamaya başlıyoruz.


Bence İsviçre Lozan'daki masayı vermekle iyi etmedi. Çünkü böylece Lozan'ın hesaplaşması yeniden başlayacak. Hazır masa da gelmişken, oturup konuşalım şu yarım kalmış hesapları diyecek birileri.



İşte 21 Ağustos 1923 günü TBMM kürsüsünde var gücüyle haykıran Tekirdağ milletvekili Faik Öztrak'ın sesi kulaklarımıza İsrafil'in surunu üflüyor sanki. Tutanaklardan aktarıyorum:


"Fakat efendiler, İngilizlere bırakılan bu topraklardaki muazzez şehitlerimizin hatıralarına ne dersiniz? Onların ölülerinin mevcut olduğu bu yerlerde bizim de yüz binlerce şehidimizin kanları ve kefenleri mevcuttur. Vatanımızı istilaya gelmiş olanlara karşı bu imtiyazları vererek bu şehitlerimizin aziz hatırasını nasıl rencide edebiliriz?"


Tutanaklar, Faik Bey'in sözlerinin Meclis'te "çok doğru" sesleriyle onaylandığını ve Niğde milletvekili Hazım Bey'in oturduğu yerden şöyle laf attığını kaydediyor: "Evet... Maksatları başkadır. Bir gün bu memleketi ölülerle bile istilayı düşüneceklerdir."


"Cumhuriyet'in ilk yıllarında Çanakkale şehitleri için herhangi bir anma töreni düzenlenmeyişinin asıl sebebi nedir?" diye soranlara gülümseyerek cevap veriyorum. Bu, o topraklarda gözümüzün olduğu anlamına gelirdi de ondan.


Şimdi Çanakkale zaferini kutlamayı İngilizlerden ve Anzaklardan öğrendik desem, çoğunuzdan tepki alacağımı biliyorum. Ama tarihin aynası böylesine acımasızdır.
 


En iyisi şu Lozan masasını birkaç günlüğüne bana verin de, başında şehitlerimiz adına doya doya ağlayayım.


Mustafa ARMAĞAN

08 Kasım 2008

Seninle kalmayacak olan

Hiçbir şey için "benimdir" deme, sadece de ki: "Yanımdadır." Çünkü ne altın, ne toprak, ne sevgili, ne hayat, ne ölüm, ne huzur, ne de keder... Daima seninle kalmaz...
 
H. Lawrence

Rahatı Kaçan Ağaç

Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymamış
Allahın işine bakın


Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsimi, rüzgârı, karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı


Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o vakit seyredin.

Melih Cevdet ANDAY

07 Kasım 2008

Noktalama işaretlerinden sonra bir ara vermek (boşluk bırakmak)

Bilgisayarda yazı yazarken, özellikle Word'de dikkatimizi çeken bir durum var. Bazı kelimelerin altı bizim isteğimizin dışında çiziliveriyor.

Bu duruma engel olmanın bir yolu, temel noktalama işaretlerinden sonra bir adet boşluk bırakmak, yani o işaretlerden sonra ara çubuğuna bir kez dokunmak. Bunu yapmazsak program o bölümü yazım yanlışı olarak algılıyor. Artık, aşağıda sayılan noktalama işaretlerinden sonra boşluk bırakmak bir genel kural oldu. Denemek gerek.

Özet olarak, cümle içinde virgül, noktalı virgül, iki nokta; cümle sonunda nokta, üç nokta, soru, ünlem işaretlerinden sonra bir ara vermemiz ve bunu alışkanlık hâline getirmemiz gerekiyor.
 
Aşağıda, Word programında altı çizili olarak görülen metnin, gerekli ara vermelerden sonra normal şekline döndüğü görülüyor.
 
ÖNCE:

SONRA:

06 Kasım 2008

Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

Ölüm Cantabile

Ben ne büyük bir dalgınlıkla bakmış olmalıyım ki hayata
görmedim orda çinko damlar ve plastik sürahilerin tanrısını
yerimi yadırgadım
yerim olmadı zaten kendi mezarımdan başka
çılgının biri sanılmaktan sakınmaya vaktim olmadı
durmadan beyaz bir aygırla taşardım derin göllerden
bir gebe kısrakla kaçardım derin ormanlara
güneşin zekâsıyla doymak isterdim
kaba solgun kâğıtlar sunardı
şehrin insanı bana

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin

Ogünbugün, şehri dünyanın üstüne kapatıp bıraktım
kapattım gümüş maşrapayla yaralanmış ağzımı
ham elmalar yemekten göveren dudaklarım
mırıldanmasın şehrin mutantan ve kibirli ağrısını.
Azıcık gece alayım yanıma yalnız
serçelerin uykusuna yetecek kadar gece
böcekler için rutubet
örümcekler için kuytu
biraz da sabah sisi
yabani güvercin kanatları renginde
biz artık bunlar olarak gidiyoruz
eylesin neyleyecekse şehrin insanı

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
bozuk paraların insanı, sivilcelerin.

İşte öldüm, işte son kadife çiçekleri
son defneler, baldıranlarla kefenlediler beni
bütün kaçaklar için ince bir melhem oldu benim ölümüm
bütün hoşnutsuzlar yanlarında saklayacak
benim ölümümden yayılan kırpıntıları
boğaz tokluğuna çalışanlar
özenle kilitleyecek göğüslerine
benim ölmüş olmamı
hiç bir yaprak damarından
hiçbir su özünden atamayacak beni
ortaya benim ölümüm sürülecek
pey akçesi olarak
tanrıların ölümünü bir üstlenen çıkınca
ama neler olup bittiğini hiç bir âyetten
hiçbir vakit anlamayacak şehrin insanı

şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin
pahalı zevklerin insanı, ucuz cesaretlerin.

İsmet ÖZEL

30 Ekim 2008

Yalanın Mağrurları, Gerçeğin Düşkünleri

Sıkıntı verici bir yapaylığı, yalanlığı, abartılı bir gerçeksizliği var bizim toplumsal hayatımızın. Bu sebeple ki biraz doğal, biraz yalansız, biraz gerçek olabilmek isteyen herkes yalnızlığa mahkûm oluyor.


Bizi ayakları yere basan bir topluluk yapabilecek her fırsatı, klişelere alıştırılmışlığımız, klişelere yatkınlığımız, klişelere düşkünlüğümüz sebebiyle çarçur ediyoruz. Klişelerimizi bu kadar çok seviyor oluşumuzun acı bir sebebi var: Biz klişeleri dışındaki her şeyi ellerinden alınmış bir toplumuz. O kadar çıplak bırakılmışız, o kadar yoksul bırakılmışız ki, özgüvenimiz, aidiyetimiz, toprağa uzanan köklerimiz o kadar hırpalanmış ki, dünyayı anlamaya bile çalışamıyoruz. Yok buna cesaretimiz!.. Anlamaya yeltenseydik de muhtemel ki caydırılacak, püskürtülecektik.

Doğaldır ki döne döne muvazenemizi yitirmiş hale geldik bugün. Gönül dolusu sevmeye hazır olduklarımızı sevmemize izin yok. Sevmeye hiç gönüllü olmadıklarımızı sevmemizse mecburi... Yalanı uzun uzadıya yaşayıp duruyoruz ya, ne sevebildik, ne adam gibi nefret edebildik heba olup giden bunca yılın sonunda.
Büyük laflara inanmak, içi boş vaatlere ömür bağlamak, yüksek sesle söylenince her yalanın gerçeğe dönüştüğünü zannetmek gibi bir zavallılık içindeyiz. Kalbimizin bir yerlerinde gerçeğin sızıldıyor oluşu bizi asla değiştiremiyor. O sızıyla yaşamayı bilirdik hiç değilse şimdiden. Şimdi aklımızın üstüne yatıp "kolestrol" diyoruz buna.

Gazetelerde okudum, dünyanın fazla ileri gitmişleri insanları görünmez kılan bir gözlük yapmış. Nesi ilginç ki bunun! Biz zaten çok uzun zamandır görünmez insanlarız. Evet yollarda yürüyoruz, otobüsleri hıncahınç dolduruyoruz, sabahları sırtına hayatın yükü bindirilmiş uyku mahmuru köle çocuklar olup okul-kurs-dershane değirmenine doğru seğirtiyoruz. Ama görünür olan sadece şu: Bizler görünmeziz. Hayatın gölgeleriyiz biz!

Bolca tören yapıyoruz, bolca nutuk atıyoruz, bolca geçit düzenleyip ne kadar çelikten bir sarsılmazlık içinde olduğumuzu haykırıp duruyoruz. Çıkardığımız bunca gürültü, tellere konan küçük kuşların huzurunu kaçırıyor sadece. Bütün bu sarsılmazlık gösterimiz de gösteriyor ki biz kırılganız. Gerçeğin karşısında titreyen bir kırılganlığız biz. Adımızın önüne eklediğimiz bütün o afili nitelikler, cakalar, egolar örtmüyor bu kırılganlığı, bu ürkekliği, bu yanlışlığı, bu yapayalnızlığı...

Kelimeleriz yok artık, sözlerimizin içi boş, anlamlar başka baharlara ötelenmiş. İnsan olmaya yetecek anlamları biriktiremiyoruz artık zihnimizde. Can havliyle rakamlara sarılıyoruz bu yüzden. Rakamlar yeni gözdemiz. Yeni yalanımızı rakamlardan örüyoruz. Olabildiğince yüksekliğe, olabildiğince derinliğe, olabildiğince genişliğe sahip olsun istiyoruz yalanımız. Oysa yalan tabiatı icabı küçük ve basit bir şey... Onu bu kadar büyük bir kalıba doldurabilmek için karikatürleşmemiz gerekiyor hepimizin. Saçmalıklarla geçen bunca yıldan sonra zor olmuyor elbet bu!

Bu yalan dünyalarda, bu ışıltılı karanlıklarda, bu iskambil şatolarda kendine yer bulamayanların, içindeki o ince sızıya yalanın yıllar yıllar yıllar süren uzun saltanatı boyunca sağırlaşamayanların işi zor bundan sonra. Gerçeğin gün gün tedavülden kalktığı bu dünyada, başlarını sokacakları tek çatısı olmayan bir dünya bekliyor çünkü ruh sahiplerini. Yalanın mağrurları gün gün teslim alıyor gerçeğin düşkünlerini...

Gökhan ÖZCAN

29 Ekim 2008

Ve neden leylak rengi bir hüzün memleketim

ÇIĞLIK

cinnet hesaplarında çarmıha gerin beni
ikrarında yol bulmaz karanlık hüviyetim
kentin meydanlarına apansız serin beni
-çoluk çocuk görmesin çağın çoban faresi-
katlinden sual olmaz garip bir cinayetim

...duydunuz mu -camlarda ölü bir kadın başı
çılgın kahkahalarla yarasını sarıyor
savrulan temmuzlarda iki örgü saçları
günahlara uzanmış çeliğin ciğerine
neveser makamında tabutunu arıyor...

gece- bir çığlık olup kalmıştır ikiye bir
arabesk şarkılarda namus uğruna yetim
bir de yağmur hafiften yorgun pencerelerde
uzunyol şoförünün sabrında gül büyütür
gelir sonra harami gözlerini götürür
-benim bu devran içre bak budur şikâyetim-
neden bütün hayatımız ısmarlama bir şiir
ve neden leylâk rengi bir hüzün memleketim

...bizimkisi bir sevdâya geçmiş günler aramak
saçlarımın ucunda bağımsız siyah bir gül
katli vacip ömürlere merhabalar sunuyor
oysa sınır boylarında alevden üç-beş yaprak
için için hasretin kıblesinde yanıyor
biraz ıhlamur kasrı üstüne biraz toprak...

gözlerin neden ıslak bir meydan saatinde
inkârı sevmiyorum hayır hiç sevmiyorum
bu iklimde biraz daha yaşamaksa niyetim
sana yelkenlerini bırak gel demiyorum
çünkü med-cezir vakti ne olur allah bilir
kahve köşelerinde neveser şahsiyetim
orda taşkent sabahı burda kırgın uçurum

...cehennem telâşının eflâtun kırbacında
itibar hükmündeki zulümlere düşmüşsün
trenler mütevekkil geceler devşirirken
erzincan yollarında muavin koltuğunda
ahrete selâm verip ne güzel büyümüşsün...

ve çünkü leylâ artık leylâ değirmenleri
üstü biraz muhacir altı hepten göçebe
kalbim ağıt gecesi - ambulans sirenleri
geriye çekmek için devrilen trenleri
saklambaç oynuyorlar ama benim hep ebe
ben sizi çok görmüştüm -isminiz neydi- sobe
bizim çağımız gülüm neden böyle göçebe

          Sefa KAPLAN

İçli Şiir

Aradım seni yâr

Tüm bakışlarında
Ve yokluğunda bakışların

Rüzgârda entarilerde o yanda bu yanda
Dokunup geçmesinde ellerin
İçi dolu sürahilerde

Gölgesinde gürgenlerin
Aynı menekşelerde
Kokularında yatanların

Korkusunda orda olmanın
Cin çarpmış zamanlarımda
İşe yaramaz anlarımda

Canlı büyüyen seninle
Yeşeren umutta

Son öpüşe
Yükselen toprakta

Seni aradım yâr
Düşen çiyde

Hani uçan giz
Fındık ağacında

Sürekli gidip
Gelir dere

(...)
Yâr seni orda aradım
Sorgusuz sualsiz
Burda aradım

Seni aradım yâr
Ötüşünde karatavuğun
Geçmişi söyler ya gelecek arasında
Kurmak istediği sürede

Işıkta kamışlarda
Yakınında unutulmaz gölcüklerin

Bedenlerin nazlı eğilişi
İşlevlerine başlamaya sabırsız bedenler

Seni sevinçlerimde
Buldum yâr

Koyulaştırdık birlikte
Akşamı.

                    Guillevic

18 Ekim 2008

'Yarısı şiir olan bir yaratığım ben'

Çocuk ve Allah şairi Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın hatırasına hürmeten (aliturka)


MURAT TOKAY
İlkokuldayken bir 29 Ekim programında kalabalıklar önünde okuduğum ilk şiir, Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya aitti. Mustafa Kemal'in Kağnısı'nı yıllar sonra şairinin karşısında yeniden okurken heyecanlı ve şaşkındım. Şimdilerde 94 yaşını süren Fazıl Hüsnü Dağlarca ile yeni şiir kitabı 'İçimdeki Şiir Hayvanı'nı konuşmak üzere Kadıköy'de, adını taşıyan sokaktaki evine gittik. 74 yıllık yazı hayatına 138 kitap, on binden fazla da şiir sığdıran Dağlarca 'şiire adanmış bir ömür' olarak karşımda duruyordu.
Yaklaşık 3 saat süren söyleşi boyunca bütün sorulara usul usul, tane tane cevap verdi. İlerlemiş yaşına rağmen geçmişe ait detayları atlam adan, yeni projelerinden, şiirlerinden söz etti. Türkiye'nin gündeminden uzak değildi. Yeri geldi güncel konuları yorumladı, espriler yaptı. Annesini anlatırken masum koca bir çocuk oldu. Hâlâ eser veriyor olmasını "Allah'a inanan bir adam" olmasıyla açıklarken, "Ben şimdiye kadar Allah'tan ne istemişsem Allah bana vermiştir. Sağlık istedim onu da verdi." diyordu. Evet, Dağlarca, her gün sabah 09.00'da kalkıp gece 23.00'te yatıyor. Ciddi bir sağlık sorunu yaşamıyor. Her gün Türkçe'ye yeni bir kelime kazandırmak için çaba sarf ediyor. Hırkasının bir yakasında nazar boncuğu diğerinde Ayetel Kürsi taşıyor. Biz de Türk şiirinin yaşayan en büyük şairine maşallah deyip uzun ömürler diliyoruz.

Hocam, Allah uzun ömür versin. Artık kitaplarınızın sayısını unuttuk. 'İçimdeki Şiir Hayvanı' kaçıncı kitap?
İçimdeki Hayvan, yüz otuz sekizinci kitap. Kitaptakiler son bir yıl içinde yazdığım şiirlerin bir bölümü.
İlk şiiriniz 1933 yılında İstanbul dergisinde yayınlandı. Yaklaşık 74 yıldır şiir yazıyorsunuz. Sizi bu uzun yolculuğa çıkaran şey neydi?

Bu soruya nasıl karşılık vereceğimi bilemiyorum. Gerçeği söylemeden önce bulmak gerekir. Ben bu yaratığın karşılığını ne şimdi ne daha önce bulabilmiş değilim. Arada bir öyle duyuyorum ki, şiir bir insandır. O beni dinlemektedir. Ben şiir olarak ona kendimi yazdırmaktayım. Olay böyle mi oluyor ya da herkesin gördüğü gibi ben mi şiir yazıyorum? Sanıyorum ilki daha doğrudur. Şiir yazan bir adam olarak ben ona kendimi yazdırıyorum. Şiir, küçüklüğümden beri en az benim yarımdır. Yarısı şiir olan bir yaratığım. Diyebilirim ki, kimi günler şiir yanım daha ağır basar, elli kilo gelir. İnsan yanım daha yenik kalır, diyelim kırk kilo. O kırk kiloluk adam, hem elli kiloluk öbür yarısına meram anlatıyor hem de sizin aracılığınızla sayısız okuyucuya kendisini söylemekte. Duyabildiğim yalnızlığı anlayabiliyor musunuz?
Nasıl bir ortamda şiire başladınız?
Benim yetiştiğim günlerde, beş-altı yaşlarındayken, evin büyük çocukları lise düzeyinde idiler. Onların konuşmalarını dinlerdim. Konuşmalarını anlamadan sezerdim. Ama içimdeki başka biri, bunları anlıyor gibiydi. Kullandığım sözcüklerin başka türlü de kullanıldığını duyardım, irkilirdim. O zamanlar işittiğim bir masalın tekerlemesiyle bu sözcükleri birleştirirdim. O masallardaki kapılar, açılırken 'hoş geldin' diye ses çıkarırmış, kapanırken 'güle güle' diye seslenirmiş. Bu masal kapılarına öyle inanmıştım ki, evimizin kapıya giden yoluna ve kapıya çakmaktaşları döşeyerek bu sesleri çıkartmaya çalıştığım olmuştur. O zamandan kalma çocuk, hâlâ bunun olacağı kanısındadır.
Annenizin Yunus ilahileri okuduğunu bir söyleşinizde ifade etmiştiniz. Çocukluk günleriniz şiirinizi nasıl etkiledi?
Annemin ilahileriyle büyüdüm. Gene annemin ev içindeki namazları, üzerimde etkili olmuştur. Annem namaza durunca biz kendiliğimizden oyunlarımızı durdururduk. Kitap okurken, kitap okumayı durdururduk. Bir ezan sesi dinler gibi içimizde bir namaz sesi dinlerdik. Gövde kımıldamaları ile oluşan bir namaz sesi... Annemin yüzü namaz süresince değişirdi sanki. Bizden uzak olurdu. Bu uzaklık bana bütün kardeşlerimden daha çok dokunurdu. Belki de şiirimin oluşum sesleriydi bu. Evimizde şiire en yakın kişi hep annem olmuştur. Hasta kardeşimi kucağında küçük sallantılarla uyutmaya çalışan annem, bana kitaplar dolusu duyarlıkları bir iki saniye içinde duyurabilirdi. Gençlere şunu öğütlerim: Şiir yazmak istemiyorsanız, annenizi izlemeyiniz! Yemek yaparken, size dokunurken, babanızla konuşurken... O, bin bir anne olur.
Dağlarca'da şiirin karşılığı nedir?
Bende şiir, Tanrı fikrinin, Tanrı inancının hemen önüdür. Şiire inanılmasa Tanrı'ya ulaşmak olanaksızdır. Bu düşüncenin ayakları, şiirin ayaklarıdır. İman, şiir yapısının Tanrı fikrine ulaştığı yerdir.
İlk şiirlerinizi kaç yaşında yazmıştınız?

Yedi yaşlarımdaydım. İlk şiirlerimi gösterdiğim öğretmen, beni paylamış; yazdığım şeyleri anneme-babama sunmamamı söylemişti. Benim inandıklarıma inanmamıştı. Ben de ona inanmamıştım. İtham edilmem, manasını bilmediğim bu sözcüğün yüzüme vurulması, beni çok kızdırmıştı. Öğretmene, 'İstediğiniz konuyu veriniz, bunun cevabını hemen burada yazayım.' diye kafa tuttum. Verdi, yazdım. Özür diledi. Hiç unutmam, bir gün bir yaramazlıktan ötürü hoca bana bir dize yazdırdı. Bu dizeyi defterine yüz kere yazacaksın, öyle evine gideceksin dedi. Yüz kere yazdığım, Tevfik Fikret'in, 'Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer.' dizesiydi. Tevfik Fikret'in kitabı bizim evimizde el kitabı gibiydi; yabancım değildi. Rahmetli öğretmenimi burada saygıyla anıyorum. Şuracıkta söylemek isterim, öğrenciler öğretmenlerin başarılarıdır; ya da başarısızlıkları.
Yüzden fazla şiir kitabınız var; ama 'Çocuk ve Allah' çok okundu, sevildi. Şiirimizin baş yapıtlarından biri oldu. Bunun nedeni neydi sizce?

İki büyük boyutu yan yana getirmem, kitaba bir gerçeklik katmıştır. Çocuk gerçeği ile Tanrı gerçeği orada birbirini kucaklamıştır. Eski bir söz var ya, hep söyleriz. 'Neylerse güzel eyler' deriz. Öylesine bir anlatım olmuştur Çocuk ve Allah. Bir program, bir tasarım olmuştur.
Ses ve söyleyiş olanaklarını sürekli zenginleştirdiniz. On binden fazla şiire imza atan Dağlarca bunu nasıl başardı?
Bunu başarmak gayet kolay. O şiirde yazdığın konuyu, zamanı giyineceksin. O zamanı, o konuyu üst-baş yapacaksın kendine. Ondan sonrası gayet kolay. O da uzun tecrübelerle oluyor. İnsan kendini değiştirebilmeli. İçerde beyin bir hazırlık yapıyor. Mazi bölümünü, anılar bölümünü getiriyor. Allah'a şükür benim bir gücüm var. Şimdilik söylüyorum, hangi yaşa gelirsem geleyim, hayatımın her anını hemen hatırlıyorum. Çocukluğumu anlatırken hatırlamakla kalmadım. O anın içine girdim. Benim bugün 138 kitabım varsa, bu evvela doğanın bana verdiği büyük bir bağıştan ötürüdür. Yaşama bağışından ötürüdür. Her çaba zamandan koparılmış bir şanstır. Evvela bir yaşama şansıdır. İnsanın daima eseri kendisidir. Her şiiri yazarken ilk yazdığım, ilk düzelttiğim şey kendimdir. İnsan kendini düzeltemezse, yaptığı eseri daha olgun, daha okunası bir duruma getiremez. Okunası kelimesini şimdi kullanıyorum da çok da güzel bir kelime. İşte herkes günde bir tane kullanılmamış Türkçe kelimeyi kendi müfekkiresinden bulup çıkarsa, Türkçe gerçek kalıbını bulur. Biz kendi dilimizi unutan bir acayip kitleyiz. Bununla mücadele, bir Dağlarca'nın değil, on Dağlarca'nın yapacağı bir iş değil. El birliğiyle, birlikte yapacaz. Bakkalı, öğretmeni, şoförü... Beraber çalışacağız. Bu güzel dilimizi işleyeceğiz. Açıkça söyleyim, bu dil olmasa Fazıl Hüsnü Dağlarca olmazdı. Bu adamı o yaptı, inanın!
Dağlarca'daki tema zenginliğini ve çeşitliliği hiçbir şairde göremiyoruz. Çocuk, evren, Kurtuluş Savaşı, Vietnam, destanlar... Bu çeşitliliğe nasıl ulaştınız?
Çok çalıştım. Hatta benim bir kitabım daha var yayınlanmadı. İşi hücreden başlatıyorum. Fransız Devrimi'ne kadar gidiyor. Şiir, çok büyük bir kaptır. Kaderle oynayan bir saha, şiir. Gerçekte şiir, inanan insanın doktorudur da. Ben Allah'a inanan bir adamım. Nasıl inanırım ama? Şu masa gibi... Hayalî değil. Ben şimdiye kadar Allah'tan ne istemişsem, Allah bana vermiştir. Şunu iftiharla söyleyebilirim. Türk edebiyatında 94 yaşına gelmiş hâlâ eser veren tek insan benim. Eskide yok, inşallah gelecekte olur. Bu neden var; çünkü ben Allah'a inanmış bir insanım. Ben namaz kılmam, oruç tutmam, o başka... Neden yapmadım? Bir defa askerlikte imkan yoktu bir... İki, askerlikte su bulamazdık. Askerin zamanı yoktu.
Dağlarca'nın şiiri; Garip şiiri, İkinci Yeni, Toplumcu Gerçekci akım gibi aşamalara eklenmeden kendi bağımsız çizgisinde gelişimini sürdürdü. Niçin hiçbir kuşağın içinde yer almadınız?
Ben o davranışları yapay gördüm. Kendi şiirimin kökenini biliyorum. Sonra anlatımını, sentaksını kendim koymuşum. Onun için kendi yolumda gittim. Sonra onları derinliksiz buldum. Orhan Veli'yi severdim de derinliği yok. Şiirde derinlik, birinci vasıf. Bir takvim yaprağı gibi okunup atılmayacak. (Takvime güzel bir karşılık buldum. Bunu da yazın. Maliye Bakanı var ya, Kemal Unakıtan... Onun soyadından çıkardım. Takvime 'günakıtan' diyorum artık. Çok kullandığımız takvim sözünü atmamız gerek.)
'İçimdeki Şiir Hayvanı' bana, Cemal Süreya'nın "Fazıl Hüsnü'nün şiiri benzersiz bir yaratığın soluk alıp vermesi gibi bir şeydir." cümlesini hatırlattı...

Cemal Süreya, sevgili arkadaşım benim, şiirimi en çok anlayanlardan biridir. Zaten benim için, şiirim için en çok yazı yazan o olmuştur. O, daha öğrenci iken yanıma gelmişti. Benim şiirimle yakınlığını yüzüme söylemişti. Ölünceye kadar benim şiirimi savunmuştu. Bana hayatta en çok saygı gösteren insan da o olmuştur. Beni ne zaman görse elimi öpmeye kalkmıştır. Dargın olduğum zamanlarda bile böyle davranmıştır. Bu, benim için çok güzel bir yazı yazdı gençliğinde. Ben dedim ki, senin düz yazın çok iyi. Mantıki ve süslerden uzak bir yazı biçimin var... O, şiirinin adını anmadığım için biraz üzülmüş, sonradan bana söyledi. Ben senin şiirini yadsımadım, senin ikinci vaziyetini söyledim. Aramızda böyle bir soğukluk geçti. Ama hemen kapattı. En son yüzüne de söyledim. Onu bazı insanlar aldılar, tuttular, siyasi bir yazar yaptılar. İşte orada şiiri kötüledi. Ne yazık ki ölümü de yaklaşmış. Feci bir şekilde öldü. Ona çok üzüldüm. Oğlu tarafından öldürülmüş. (M.T: Doktorlara göre Cemal Süreya şeker komasından öldü. Ama oğlunun şiddet uyguladığı, dövdüğü de yıllardır bir iddia olarak konuşuluyor.)
Şiirlerinizde toplumsal bir duyarlılık her dönemde var. Sizin için idealist bir şair diyebiliriz. Şiirle neyi gerçekleştirmeyi düşündünüz?
Şiirde bir defa ulusumun Türkçesine bağlılığını ve ona olan sevgisini, ona olan emeğini hep sürdürmesini, yaşayarak göstermesini istedim. Bu amacım, bugün bile yazdığım her dizeme sebeptir. Bir çaba kaynağıdır. Dilimizi daha büyütmek, anlatım gücünü bütün yeryüzüne göstermek isterim. Zaten şiirlerimin bir amacı da odur. Şiirlerimin yeryüzüne yayılması Türkçenin başarısının yeryüzüne yayılmasıdır. Beni sevindiren de ancak budur. Yoksa Dağlarca'nın ulusal bir şair olması tek başına beni sevindirmez.
Yirmiden fazla çocuk kitabınız var. Çocukları hiç ihmal etmiyorsunuz.
Çocuklar zaten bende her bakımdan yarının göstergeleridir. Onu ihmal edersek neye güveneceğiz?
Çok sayıda şiir yazmanızın düzyazıdan uzak kalmanızla ilgisi var mı?
Vardır... Ben, düzyazıyı severim. Öyle kitaplarım da vardır; ama şiir, evrene daha yakındır. Şiirde bir mısra ile söylediğiniz şeyi düzyazıyla söyleyemezsiniz. Şiirde, hayatımızın en büyük zenginliği olan duyarlılık vardır. Zaten şiirin iki ayağı vardır. Bir imge ayağı yani hayal gücü ayağı, ikincisi de içtenlik... Bu ikisi düzyazıda da olur; ama şiirde daha kolay ve çabuk olur ve birbirine daha çok yakışır. Onun için kendimi anlatmakta şiiri seçtim. Ama şiir deyince öyle basmakalıp şiir değil. Zenginliğini yaşatan bir şiir. Benim bazı şiir çevirmenlerim, şiirlerimin Batı'daki dillere sığmadığını haber veriyorlar. Bundan da büyük, ayrı bir mutluluk duyuyorum.
Kaç kitabınız çevrildi?
50'den fazla kitabım yabancı dillere çevrilmiştir. Yaygınlığı çok daha fazla; ama kitap olarak 50'dir.
Dağlarca anlaşıldı mı? Şiirinize değeri ölçüsünde kıymet verildi mi?
Hakkımda on-on beş kitap çıkmıştır. Verilmese bile o yolda yürüyüş başlamıştır. Bana olan ilginin artması, yazdıklarımın değerini bulduğunu, birilerince okunduğunu gösteriyor. Bu, beni sevindiriyor.
Birçok şairin takipçileri, taklitçileri olmuştur. Dağlarca, Türk edebiyatında tek başınadır. Niçin takipçileriniz yok?
Evet, bazıları çabalıyorlar. Ama çabalamayanlar bile, okuduğum şiirlerinden anlıyorum ki, beni derinden okumuşlar. Zaten şiir, bu kadarıyla birbirine geçer. Öteki türlü geçme, daha belli olan geçmeler yaşamaz. Benim şiirlerimi iyice okuyanlar, bilerek bilmeyerek faydalandığımı elbette görmektedirler. Ben göremesem de, bunu sezebilirler. Çünkü şiir, okunduğunun yadsınmaz olduğunu bilir.
'İçimdeki Şiir Hayvanı' ilham perisine mi karşılık gelir?
İlham perisi demek, bunu çok basite indirgemektir. Evet o, taa küçüklüğümden beri şiir yazmak istediğimin öyküsüdür. Doğanın bana sığmadığının yansımasıdır. Şiirde açıkça söylüyorum; beni zorlayan bir şey, ona karşı savunma halinde olduğunu itiraf ediyor. Ondan kurtulamadığını, onu yaşattığını açıkça söylüyor. İçine oturmuş, işgal etmiş. Hem ona tabii bir oluşum vermiş. Hayat lokması vermiş.
'İçimdeki şiir havyanı gece gündür açtır' diyorsunuz. Siz yazdıkça doyan bir şey...
Bütün kitaplarımın özetini söylemişimdir. Onun tadını hissettiğimi yazamıyorum. 75 senedir bir itirafı söylüyor.
Niçin 'hayvan' dediniz?
Hayvan gibi çünkü canlı, ölümsüz. Hayatın kendisi ölümsüz. Mikroplar sende ölüyor, ötekine geçiyor. Şiiri bir hayvan olarak düşün. Bazılarından bazılarına geçiyor. Sürüp gidiyor. Kimse diyemez ki şiir benden başladı, kimse diyemez ki benden sonra ölecek. Ben, bu hayvan benden geçerken fotoğrafını çektim.
Belli bir şiir yazma vaktiniz var mı?

Vaktim yok. Ben bir nevi şiirin bakıcısı gibiyim. Şiir hayvanı acıktıkça iki üç günde bir şiir yazıyorum.
Birçok şair ileri yaşlarda ya şiiri bırakıyor ya da şiirinin kalitesi düşüyor. Siz hâlâ yeni ses ve söyleyiş arayışındasınız...

Benim şiir sevgim başka. Şunu diyebilirim. Beni toz yapsalar. Herkese verseler, sayısız kişiye yeterim şiir yazmak için. O tozu parmaklarına sürseler yazarlar.
Günümüzün edebiyat ortamını takip edebiliyor musunuz?

Edebildiğim kadar ediyorum. İktisadi kültürel sebeplerle bir genel düşüş var. Bir defa ne yazık ki kimse birbirini okumuyor. Okuyanlar eski şiiri okumuyor. Şiir, eski yaygınlığını yitirmiştir. Bir kültür düşüşü oldu. Sağcı, az sağcı; solcu, az solcu gibi... bölümler çıktı ortaya. Herkes, öbür taraf 'tukaka' kanaatinde. Ben şanslı adamım, çok eski olduğum için beni sağcılar da severdi. Şimdi şiirde kötüye gidiş var. Bütün tevazuumla söylüyorum. Türk şiirinde bir Dağlarca daha bulamazsınız. Bu kadar bir budala bulamazsınız!
Genç şairlere muhakkak Dağlarca'yı okuması salık verilir. Neden?

Çünkü Dağlarca vezinden gelmiş bir adam oraya. Lisede inan, onuncu sınıfta yirmi bir şiir yazdım. Yirmi biri de başka bir vezinde. Bütün derslerimde şiir yazdım. Hepsi başka bir vezinde. Böyle bir çocuk var mı şimdi? Hocası yazamaz... Bizde aşk, şevk, hırs vardı.
Gençlere bir cümleyle ne söylemek istersiniz?
Genç arkadaşlar, Türkçeye inansınlar. Türkçeye inanmak, bütün hayattaki başarılarının basamağıdır.

DAĞLARCA'DAN
-Takvime yeni bir karşılık buldum; Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın soyadından çıkardım. Takvime 'günakıtan' diyorum artık.
-Şiire inanılmasa Tanrı'ya ulaşmak olanaksızdır.
-Hangi yaşa gelirsem geleyim, hayatımın her anını hemen hatırlıyorum.
-Ben Allah'a inanan bir adamım. Ben şimdiye kadar Allah'tan ne istemişsem, Allah bana vermiştir.
-Türk edebiyatında 94 yaşına gelmiş, hâlâ eser veren tek insan benim.
-Şiirlerimin yeryüzüne yayılması, Türkçenin başarısının yeryüzüne yayılmasıdır.
-Ben bir nevi şiirin bakıcısı gibiyim. Şiir hayvanı acıktıkça iki üç günde bir şiir yazıyorum.
-Beni toz yapsalar, herkese verseler, sayısız kişiye yeterim şiir yazmak için. O tozu parmaklarına sürseler yazarlar.
-Türk şiirinde bir Dağlarca daha bulamazsınız. Bu kadar bir budala bulamazsınız!
(*) (Kitap Zamanı, Sayı: 13, 5 Şubat 2007)


22 Eylül 2008

Ne sen gelirsin bir yerlerden...

ANAHTAR

Ne sen gelirsin bir yerlerden, ne çınlayan sesin
Uzun çok uzun sürdü bu oyun, küçüğüm, bilesin.
Kaybettiğim o son anahtar sendeyse ey çocuk
Çık artık gel resimlerden, sıtmanla, benzin uçuk.
Bir akşam üstü ardında kaybolup gittiğin o çit,
Sıra dağlar gibi şimdi, ne bir yol, ne bir geçit.
Aradım her köşede her geçen yıl, didik didik
Saklambaç oynayacaktık, sırra kadem bas demedik.

Yedi dağın, gökkuşağının ardında bu kaçıncı yıl,
Bu kaçıncı kapı yumrukladığım, açıl susam açıl!

Senden söz etti her görüşümde anam, seni sordu;
Babam Yâkub'un son sözleri: 'Ne bitmez oyunmuş bu!'
'Nerde Yusuf'um, oğlum' diyen âdemoğluna
Kanlı gömlek mi gerek inanmak için yokluğuna?
Ben hâlâ Körebeyim, sen o saklanan çocuk... çok kez
Kollarım telaşta, gözlerim bağlı, ellerim görmez.
Gel ki çözülsün bu zorlu denklem, gel elimden tut,
Vakit geç olmadan,
hâlâ âh şu yaklaşan bulut
O son sağnakla bahçemizi târümâr etmeden;
Gel gör ki neler olmuş, buralardan gitti giden.

Uçurtmamız gitti gelmez, kamış atlar sabırsız, ey
Ak-pak sütüyle bizi emziren incir ağacı, hey!
Kuytularda paçamızdan yine bir yol o sıkıntı
Boşalsa... gözlerimizde rahatlamanın ıslaklığı.
Sen ey çocuk, yiten altın anahtarla, ner dersin ha
Aralayıp geceyi bir ucundan, mümkün mü bir daha
Keyfince esnemek ve gerinmek doğan güne karşı,
Varabilmek yol almadan, kucaklamak güneşi?
Uzar mı dersin gölgeler, o zaman da uzar mı ki
Yeni bir mânâ kazansa doğumla ölüm, kaderdeki...

'Mükemmel yaratık' insanoğluna revâ-yı Hak,
Böyle akşamla eriyip giden gölgeler olmak
mı Tanrım, yoksa doğmak mıdır katında ölüm;
En büyük gerçeği perdeleyen o son düğüm;
O kördüğüm, sessizce çıktığımız o son kapı?
Ne yaz gelende gül, ne güz zamanı kasımpatı,
Ne tövbe istiğfar, ne akşam namazında niyaz...
Yürünmüş mesafeler, küçüğüm, yürünmemiş olmaz.
Sen, her hâtıramda hoşça kal o anahtarla ey çocuk,
Ben, eriyen gölgemle kalayım, sürdükçe yolculuk.

Nevzat YALÇIN

09 Eylül 2008

Ellerime Kar Yağıyor

Yalınca bir dağ-başında,
Ellerime kar yağıyor..
Yazın yaz, kışın kış tanrım,
Bu ne mayalanış, tanrım;
En güzele, en korkunca,
Teselliler sonu, bunca,
Gök-yüzünde unuttuğum
Ellerime kar yağıyor..

Bu yapraktan ince canlar,
Bu kubbe kubbe ezanlar.
Bu dualar, rahmet rahmet,
Aşk, ışıtan can-evimi,
Bu başlangıç, bu nihayet,
Bu gördüğüm düş benim mi?
Nice dillerin telâşı?
Tekmil bir geceye karşı,
Alev alev gözlerimden,
Ellerime kar yağıyor..

Adımlar işte, ard-arda,
Gayrıca beklemek olmaz.
Açın, perdeleri bütün,
Mavi mavi aynalarda,
Uyanmak üzre, doğan gün.
Kulu kurbanı olduğum,
Mutluca toprakta tohum.
Çiçek, niyazlar içinde,
Dal'ın türküsü bembeyaz,
Serpil serpil duyuyorum,
Bardaktan boşanırcasına,
Kopmuş takvimlere inat,
Duygu duygu kanat kanat,
Ellerime kar yağıyor..

Bu deniz boyu dalgalar,
Bu müslüman dakikalar.
Her nefes alış-verişte
Duyduğum, bu gerçek işte,
Muştular içinde sazım,
Bu mu benim alın-yazım?
Dostlar görmüyor musunuz?
Çağrılar içinde, sonsuz
Hep zamanların dışında,
Yalınca bir dağ-başında
Ellerime kar yağıyor..

Feyzi HALICI

Şiirin hareketli resim şeklindeki düzenlenmiş örneğine gitmek için tıklayınız.


31 Ağustos 2008

Behey kardeş Hakk'ı bulam mı dersin?


Behey kardeş Hakk'ı bulam mı dersin
Hakka yarar amel işlemeyince
Bu sırrın ötesin duyam mı dersin
Mürşid-i kâmille başlamayınca
Hu hu hu hu
Hak lâ ilahe illallah illallah
Hak lâ ilahe illallah illallah

Gel hey kardeş birliğe özen
Birliktir her nefsin kal’asın bozan
Hiç kendi kendine kaynar mı kazan
Çevre yanın ateş eylemeyince
Hu hu hu hu
Hak lâ ilahe illallah illallah
Hak lâ ilahe illallah illallah

Aşkın odu geldi yüreğim harlar
Aşkı olan arı namusu neyler
Behey Yunus sana söyleme derler
Ya ben öleyim mi söylemeyince
Hu hu hu hu
Hak lâ ilahe illallah illallah
Hak lâ ilahe illallah illallah

Allah Yâr



12 Ağustos 2008

Eşyaların değil insanın olacağı...

Pencerelerinden metropol kokusunun değil
toprak ve ot kokusunun girdiği
her şeyi insan için insana göre bir oda
Birtakım takımların değil
insanın kiralayacağı bir oda
Eşyaların değil insanın olacağı
eşyaların değil insanın yaşayacağı bir oda

Süreyya BERFE / Önemli Değil'den


İncil ve Toprak

Siz BEYAZLAR doğduğunuzda
Bir İncil'iniz vardı yalnız
Bizimse toprağımız
Şimdi bizim İncil'imiz var
Sizinse toprağınız

Ercümend Behzad


Çirkin ve güzel

Çirkinlik yüzlerde değil insanın içindedir.
Isırgan otu bir yeşilliktir ama damarlarında zehir saklar.



Hüseyin K. Ece



Farklılığa tahammül - 2



Bu şehr-i Sitanbul ki...

 

Bu şehr-i Sitanbul ki bî-misl ü behâdır
Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır

  • Bu İstanbul şehri benzersizdir, ona fiyat biçilemez. Onun bir tek taşına bütün İran ülkesi feda olsun!

Nedîm

Söyle söyle sene böyle n'oldu yâr?

Karın yağdığını görünce...



KAR ŞİİRİ

Karın yağdığını görünce
Kar tutan toprağı anlayacaksın
Toprakta bir karış karı görünce
Kar içinde yanan karı anlayacaksın

Allah kar gibi gökten yağınca
Karlar sıcak sıcak saçlarına değince
Başını önüne eğince
Benim bu şiirimi anlayacaksın

Bu adam o adam gelip gider
Senin ellerinde rüyam gelip geçer
Her affın içinde bir intikam gelir gider
Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın

Ben bu şiiri yazdım âşık çeşidi
Öyle kar yağdı ki elim üşüdü
Ruhum seni düşününce ışıdı
Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın


Sezai KARAKOÇ





09 Ağustos 2008

Hüzün

Gücüm, hayatım, nem varsa kaybettim,
Kaybettim, ah, dostlarımı, neşemi.
Kalmadı hatta kibrim, azametim,
Oydu vehmettiren dâhiliğimi.

Hakikat budur dedikleri zaman
Karşımda sahiden bir dost zannettim.
Hakikati anlayıp duyduğum an;
Çoktandır galip gelmişti nefretim.

Ama işte hakikat ebedîdir,
Yaşarsa bir kimse ondan bihaber
Âlemde ömrünce gafil kişidir.

Tanrı soruyor, cevap vermek ister.
İyi ki ağlamışım arasıra,
Elimde kalan servet bu dünyada.


Alfred de Musset (Çev. C.S. Tarancı)